19 Ağustos 2008 Salı

Dyspraxia & Dyslexia

Bugün hastalık haberleriyle dolu bir gündü benim için. Sabah staja gittiğimde haber okuyordum ki bir baktım sevgili Hayri Pıtır'cığımız beter bir hastalığa yakalanmış: Dyspraxia. Valla geçmiş olsun, Allah şifalar versin kendisine. Hastalık hakkında haberlerdekilerden daha fazla bilgiyi buradan bulabilirsiniz. Ayakkabı bağcıklarını bağlayamamak şöyle dursun, yapacağı herhangi bir işin sırasını karıştırma, bedenini kontrol etmede sorun yaşamak başlıca belirtileriymiş bu hastalığın ve hatta duyusal verilerin değerlendirilme mekanizmasında da probleme sebep olabiliyormuş. Zor şey tabi.
Öte yandan, bir yazı daha okudum ki, bir disleksi hastası hakkında. Disleksi hastalarının başlıca problemi okuma, yazma, matematiksel işlem yapma, mantık yürütmede ortaya çıkan öğrenme bozukluğudur ( Hastalığın tanımı bu ). Onun hakkında da buradan bilgi alabilirsiniz. Ama altını çizmek gerekn birşey var ki, bu insanlar gerizekalı değildir!!! ( Bkz: Einstein, Leonardo da Vinci, Tom Cruise, Walt Disney, vs. ) Aksine normal insanlara göre daha da yetenekli de olabilirler. Okuduğum yazı da böyle yetenekli bir insan hakkında.
İngiltere'de yaşayan bir disleksi hastası vatandaş, üstün el becerisi sayesinde toz zerrecikleri ve şeker kristalleri kullanarak heykelcikler yapıyor; yalnız bu heykelcikler en iyi mikroskopla izlenebiliyor çünkü iğne deliği gibi miniminnacık boşlukların içinde duruyorlar. İnsanlar neler yapabiliyormuş, bir kez daha hayretler içinde kaldım.
İnsanların sanat ya da zevk adına neler yapabileceğinin başka örnekleri de var tabi. Mesela piercing. Hatta piercing ötesi takılar diyelim çünkü bu insanlar aşmış, başka da birşey demiyorum.
Alakasız bir link daha: Blog karıştırırken gördüm bunu da: Sevgiye dair bir yazı. Okumanızı tavsiye ederim; sevginin günümüzde ne olduğunu ve aslında ne olması gerektiğini hatırlatan bir yazı. Şahsen okuyunca ben de kendimden utandım ama bir yandan da mutlu oldum :p

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Çaresizlik...

Telefon çaldı; arayan babasıydı. Cennet bu durumda bir gariplik olduğunu düşündü; zira babası onu sadece görmek için Manisa'dan kalkıp Ankara'ya gelmiş olamazdı. Hemen Yusuf'u aradı; Yusuf'sa sevgilisine rahatlaması gerektiğini, gidip babasıyla görüşmesini söyledi. Ama Cennet'in sezgisi doğru çıktı; babası onu görmeye değil almaya gelmişti.
Babalık görevini yapmaya çalışan bu adam, kardeşinin kocasını da yanına almış, başka bir arkadaşının arabasıyla kızını götürmek için yurda gelmişti. Kızının o tanımadığı Vanlı çocukla ilişkisini istemiyordu; Egeli ailesine yakışmıyordu bu doğulu delikanlı çünkü. Öğleden beri kızının yurttan çıkmasını ya da yurda dönmesini bekliyordu, çünkü kızı durmadan ona, halasına, babaannesine, herkese yalanlar söylüyor, onları oyalıyordu. Hatta adamcağız danışmadaki görevlileri de tembihlemiş, bütün yurtta kızını aratıyordu.
Cennet de tek çare olarak başkasının yanına sığınmayı düşünebildi o anda. Ama hiçbir arkadaşı yurtta değildi. Bir an önce yurttan çıkmalı ya da çıkarılmalıydı görünmeden, ama nasıl??? Teker teker odaları denemeyi düşündü. O arada bir kapıyı çaldı; "Geeel!" sesini duyar duymaz da içeri daldı ve kapıyı sıkıca kapadı. Odanın sahibi kız şaşkın şaşkın bakıyordu Cennet'in yardım isteyişi karşısında.
Elif soğukkanlılığını korumakla beraber, bir yandan da afallamanın getirdiği karışık düşüncelerle boğuşuyordu. Sık sık Cennet'in babasıyla eniştesini kontrol etti camdan, hala orada oturuyorlar mı diye. Bir yandan da çözüm yollarını tartışıyorlardı: Yangın merdiveninin alt kapısı kapalı; Iraklı misafirlerin kılığına girebilmek için 2 tane etek lazım ama sadece 1 uzun etek var; camdan atlasa yüksek; çarşafa tutunsa ayakları kayabilir ve Cennet'in boyu kısa; diğer camlarda kameralar var, anında görüntülenir. Bir yandan yurt görevlileri Cennet'in Elif'in yanında olduğunu öğrendikleri için Elif'in odasına girmeye çalışıyorlardı ama başaramadılar çünkü anahtar kapının üstündeyken dışarıdan kilidi açamadılar.
Cennet babasının telefonlarını açmıyor, halasıyla konuşup kaçabilmek için babasını Bilkent1'e yönlendirmeye çalışıyor, Yusuf'tan azar işitiyor, aynı zamanda da sinir krizleri geçirmeye iyiden iyiye yaklaşıyordu. Danışmada kafaladığı kız da ona yardım edememişti, babası o kızı da kendi tarafına çekmiş, bildiklerini anlattırmıştı büyük ihtimal çünkü Cennet'in Elif'in yanında olduğunu başka türlü öğrenemezlerdi. Cennet'le Elif tanışmıyordu ki önceden! Elif ise hala çözüm bulmaya çalışıyor, bir yandan "Çattık belaya" düşüncesinin ışığında nasıl kurtulacağını düşünüyordu. Çünkü Cennet Van'a sevgilisinin yanına giderken yanına fazla eşya alamıyordu ve Elif'ten haftaiçi bavulunu kargoyla yollamasını istemişti. Kısacası tam anlamıyla bir bela; hele bir de kızı sakladığı için yurtla ve kızın babasıyla başı belaya girerse o zaman herşey tamam olacaktı Elif açısından.
O arada Cennet'in aklına arkadaşı Eda geldi, hemen çağırdı Eda'yı. Eda da hemen geldi yurda, odaya girdi. Gidiş yolları tartışıldı: Bugünkü uçaklar bitmişti, otobüsleri bilmiyordu hiçbiri, Cennet'in çok fazla parası yoktu, babasının polise haber vermiş olma ihtimalinden korkan Cennet Eda'dan kimliğini istiyordu ve tabi ki Eda da kabul etmiyordu; zaten kimlikteki fotoğraf da Cennet'e benzemediği için işe yaramazdı. Ancak Eda'nın bildiği birşey daha vardı: Katın diğer yangın merdiveninin çıkış kapısı açıktı; ayrıca o camdan atlamaktan korkmadığı için Cennet'e de cesaret vermeye çalışıyordu. Tam cam çözümünü denemeye karar vermişken, son kez babasını kontrol etmesi için Eda'yı yolladı Cennet. Eda sadece babasının hala oturduğunu söylemekle yetinmedi; yangın merdivenini de kontrol etmişti ve kapının hala açık olduğu müjdesini verdi. Hemen çıktılar odadan, o arada da bir taksi çağırdılar. Elif adamları camdan kontrol ederken kızlar da yurttan uzaklaştılar ve gittiler.
Cennet taksiye binip gitti; Eda kendi yoluna ayrıldı ama hala bir sorun vardı. Yusuf Eda'ya Cennet'in babasıyla konuşmasını söylemişti. Eda bunu kabul etmedi; Elif de tabi ki. Elif birşeyi daha farketti: Cennet oda anahtarını Elif'e vermeyi unutmuştu; dolayısıyla Elif kargoyu da yollayamayacaktı. Ama asıl sorun şu ki; Elif odaya girince sevgilisinin adresinin yazdığı kağıdı yırtacaktı kimse görmesin diye. Artık çocuğun adresinin de ortaya çıkma ihtimali vardı ki bu daha da büyük bir tehlikeydi Cennet için. Asıl sorun da zaten bu noktada başlardı ki Cennet'in kaçmasıyla başlamıştı aslında.
Elif küçük bir "Ooh!" çekti içinden; stres dolu dakikalar şimdilik bitmişti ve artık işine koyulabilirdi. Bir yandan da başına daha fazla bela gelmemesi için de dua etmeye devam etti çünkü çok büyük ihtimalle yurt görevlileri tekrar Elif'in yanına gelecekti soru sormak için. Sonuçta, kandil günü sevap mı günah mı işledi karar veremezken, pembe dizilerin gerçek olabildiğini yaşayarak görmüş oldu. Sonuç olarak ne ders çıkardığını bir düşündü; o kadar çoktu ki...

-Tahmin edeceğiniz üzere bu yazıdaki karakterler ve kurumlar tamamen gerçektir.-

10 Ağustos 2008 Pazar

Yine üniversite...




Evet önceki lise yazımın benzeri sayılabilir bu sefer yazdıklarım. Bu kez konum üniversite :)
Öncelikle yanlış anlaşılmaya sebebiyet verdiğim için özür dilerim üniversite arkadaşlarımdan; hafiften alınanlar olmuş :D Üniversitedekileri ezmek istemedim; onların yeri zaten başka ama lise de bir farklı bunu herkes bilir. Şimdi bu yazıyla gönül alacağımı düşünüyorum.
Sanırım bazı şeylerin değerini anlamam için önce kaybetmem ya da onlardan uzak kalmam gerekiyor. Psikolojik analiz yapmak gibi olmasın ama, malesef geç kaynaşan ya da bazı şeyleri önce karşıdan bekleyen biriyim. Ama sonuçta kaynaştım mı gayet de güzel oluyormuş =)) Üniversitenin ilk yılı sıradandı, çok ahım şahım bir eğlence yoktu sanki. Daha doğrusu güzeldi ama sanırım yeterince alışmamıştık birbirimize. İkinci sınıfta bu bağlılık birden artıverdi, zirveye doğru tırmanışa geçti ( zirve neresi henüz bilmiyorum ). Beni sevindiren de bu, gerçekten beraber mutlu olmak birileriyle. Zamanı nasıl geçtiğini anlamamak, birşeyler konuşmak, tartışmak, öğrenmek, paylaşmak...
Bugün de üniversite arkadaşlarımla bir toplaştık tahmin edeceğiniz üzere. Sevgili blog kardeşimiz, bölüm arkadaşımız, bağlama sanatçımız Saygın'ı uğurlamak bahanesiyle bir araya geldik. Ve bazı gerçekler dank etti bana: Seviyorum bizim CS grubunu ya =)) Aslında çok eğlenceli ve çok iyi insanlar kombinasyonuymuş bizimkiler :p ( Bunun zaten farkındaydım da bugün daha daha bir farkına vardım ). Saygın'ın veda yazısı bu topluluğu daha güzel betimliyor; merak edenleri oraya yönlendireyim :)
Ya bilmiyorum; anlatması pek kolay değil ama gerçekten güzel birşey ya birşeyler paylaşmak. En önemli sınava birkaç saat kala kağıt falı bakmak, moralin bozuk olduğunda en yakın arkadaşına sarılıp ağlamak, "yaa benim canım tatlı istiyo" deyip bir sürü tatlı siparişi vermek ve diğer bir arkadaşını keklemek suretiyle çağırıp beraberce tıkınmak;), oturup birşeyler içerken hararetli dedikodu tartışmaları yapmak:), çimlere boylu boyunca serilip boş boş kahkahalar atmak corg sınavı çıkışında, ya da fasılda bir ağızdan bağıra bağıra şarkı söylemek ve kendi repertuarını oluşturmak sıradan görünse de aslında insanın değerini bilmesi ve tadını çıkarması gereken güzellikler bence.
Yazılarımın artık aynı tadı vermeye başladığının fazlasıyla farkındayım ama yine de bunları yazmazsam rahat edemezdim; onun için artık sıkılanlardan özür dilerim ( tabi sıkılacak kadar sık sık okuyan varsa :D ) Söyleyecek fazla birşeyim yok. Sadece yanlarında olmaktan son derece zevk aldığım tüm bölüm ya da okul arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, benim de yanımda oldukları için :) Burdan da selamlarımı iletiyor, diğer yarışmacılara başarılar diliyorum :p Umarım bu güzel grup hiç bölünmez, daha da bir sıkı fıkı olur =) Çünkü bu arkadaşlıklar da ömrünüz boyunca hep sürmesini isteyeceğiniz cinsten...

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Yine yeni lise...

Arkadaşlar... ekine köküne ayırırsak "arka-daş". TDK da uygun tanımı yapmış sözlükte. Hayatımızın her kesitinde bu tanıma uygun insanlar oluyor, kimi zaman bazıları ön plana çıkıyor ama sonuçta o tanıma girenler genelde o özelliğini koruyor. Şimdi kimse alınmasın ama, şöyle bir geriye ve şimdiye baktığımda birçok yakın arkadaşım oldu ve hala da öyleler; ama lisedekiler bir başkaymış bunu anladım. Üniversitedekiler de apayrı ama üniversitedeki bu gerçek arkadaşlar sınırlı sayıdaysa, lisedekilerin sınırlı hali bile daha fazla. En önemlisi ordakiler ne olursa olsun daha sıcak geliyor bana.
Yatakhane arkadaşlarımla paylaştıklarımı birşeyle kıyaslamama gerek bile yok. Ama asıl güzel gelen, okul zamanı özel bir yakınlığım olmadığı halde uzun süre sonra bir araya geldiğim arkadaşlarımla eskisinden de samimi olabilmem. Arada kötü birşeyler geçsin ya da geçmesin, aylar sonra tekrar görünce her gün görüşüyormuş gibi sıcak ve samimi muhabbet edebilmek çok hoş birşey.
Birkaç gün önce lise sınıf arkadaşları olarak toplaştık. Bu kadar sevindirik bir şekilde böyle bir yazı yazmamın sebebi bu :) İnsanın bir yandan büyüdüğünü hissedip bir yandan da gerçek arkadaşlığın tadını alması harika birşey. "Hadi kalkın şuraya gidelim" deyip arabaya atlamak, onu beğenmeyip başka yere gitmek, ciddi muhabbetlere girmek ya da geyik yapmak, ama en güzel tarafı bunu üniversitedeki şimdiki arkadaşlarınla değil de eski arkadaşlarınla topluca yapabilmek... Karar verdim, herkesle bağlantımı sıkı tutmaya çalışacağım; ilkokul arkadaşları dahil :D İlkokul arkadaşlarınla yıllar sonra yapılan msn ve facebook geyikleri için ayrı bir yazı yazarım daha sonra =P
Bu yazıdan alınabilecek tek ders: -Özellikle bunu okuyan lise öğrencileri varsa dikkat etsin- Arkadaşlarınızın değerini bilin. Onlarla geçirdiğiniz zamanın güzelliğini başka birşey sunamaz.

Zamanın yetmediği an

Geldik 19'umuza... Artık bir iş deneyimi zamanı geldi de geçiyordu ki, üniversite müfredatı bu boşluğu zorunlu stajla doldurdu. Ama bu staj sadece tecrübe boşluğunu değil, boş diyebileceğimiz herşeyi dolduruyormuş meğer :S
Okulunu bitirmiş, işe başlamış insanların hayatlarının bu kadar rutin ve zamanlarının bu derece az olabileceğini düşünmemiştim. Tamam sabah 8 akşam 5 mesai, sabah ve akşam yolda geçen süre bilmem ne derken kendimize ayırabileceğimiz vaktin azaldığını biliyordum da, bu kadar da kötü beklemiyordum açıkçası. Sabahın köründe kalk yollara düş, akşam saati yurda dön, yemek yap, azıcık dinlen, e bir de uykumu alayım niyetine girdin mi tamam işte gün bitti. 24 saatten geriye kalan boş vakit anca 3-4 saat; hadi olsun 5. Bir film izledim yemek yiyip dinlendikten sonra, tamam işte kaldı 1 saat bana. Onda da kitap okurum geçer hemen. Hadi ben tek başımayım, aileyle geçirebilecek vaktim yok. Evde olsam yine annemin babamın yüzünü göremeyecektim heralde. Şimdiden acıyorum kendime 2 sene sonrası için.
Yine de sevdim bu staj ya da çalışma olayını. Arkadaş ortamı gibi bir sıkıntın olmazsa sıkıcı değil aslında ( Benim etrafımdaki kübiklerin sahiplerinin hepsi izinde )): ) İlerleyen günlerde daha da iyi olacağını düşünüyorum. Ama 3 günlük deneyimime dayanarak istediğim tek şey şu: Çalışmaya başladığımda rahat bir ortamda olayım, hayatım rutin olmasın, kendime yeterince zaman ayırabileyim. Yeterince kapsamlı bir dilek oldu sanırım :p

27 Temmuz 2008 Pazar

Küçük görünen büyük şeyler

Şanslı olduğumu bir kez daha hissettim. Sıradan görünen, aslında çok önemli olan birşey sayesinde: Ailem. Her gün şükretmem gereken birşey aslında bu. Kendi hayatlarını boşlayıp sadece sizin için çabalayan, ufacık bir karın ağrınızda aklı çıkan, haber alamadı mı çılgına dönen, hala yanıbaşınızda olan bir anne-baba...
Herkesin ailesinin değerini bilmesini istiyorum. Annesine sarılmasını, babasıyla dertleşmesini, abisiyle top oynamasını, kardeşine çikolata almasını, ablasıyla giysilerini paylaşmasını istiyorum sadece... Hiçbiri imkansız değil...
Tüm Büyükcanlar'ı sevdiğimi bir kez de buradan dile getirmek istiyorum =)

20 Temmuz 2008 Pazar

Neden aşık olurmuşuz

Odada oturmuş sıkılmaktayken arka planda çalan türk filmi müziklerinden esinlenerek, "neden aşık oluruz?" sorusunu bir araştırayım dedim. Açıkçası, sorunun cevabının yanı sıra, aslında bariz olan ama kabullenmek istemediğim sonuçlar bile aldım.
Mesela, bir yerde aşkın özünde kendimize olan aşk olduğu yazıyor. İnsanın ufak bir iyilik yaparken bile farkında olarak ya da olmayarak kendine de yarar sağladığını düşünmesi, her davranışında ufak çaplı bir bencillik -daha doğrusu kendi çıkarını da gözetmek- sergilemesi gibi, aşık olurken de karşımızdaki gibi kendi mutluluğumuz da ön planda. Asıl istemeyerek de olsa kabullendiğim, "kompleksler beğenileri, beğeniler ise aşık olduğumuz kimseleri belirler" fikri. Genelde hayran olduğumuz insanlar bizde olmayan vasıf, mevki ya da mallara sahiptir; güzellik, zenginlik, başarı, sosyal çevre, vs. E aşk da hayranlık ya da beğeniyle başladığına göre doğru bir yorum bu sanırım. Ama şuna kompleks değil de beğeniler, aranılan özellikler falan gibi yeni etiketler yapıştırsak daha hoş olur bence.
Bir de ilgimi çeken başka bir nokta: Aşık olduğunu sanmak. İki günde birbirine "Aşkooooooom" diye hitap edenlere son derece uyuz olan biriyim ve bu tabiri caizse gerizekalı mahlukların aslında aşık olmadıklarını bildiklerine eminim. Onun dışında bir görmekle aşık olduğunu zannetmek vardır ki, bunun da bir açıklaması sevilmeyi istemek ve sevmeyi sevmek. Yani aslında hoşlandığı ve hatta bunun farkında olduğu halde kendini fazla kaptırmak durumu çünkü aslında bu olay aşık olmayı, sevmeyi ve sevilmeyi istemektir. Özellikle de yeni biten ilişkinin ardından içine düşülen boşluk sebebiyle daha sık gözlenen haldir bu.
Bir de soruma bilimsel açıklama yapan 150 dk'lık National Geographic belgeseli var ki, henüz izlemediğim için buna yorum getiremeyeceğim. Yine de, açıklaması ne olursa olsun, kimileri ağzı yanıp üfleyerek yediğinden gözümü korkutsa da, şahsen güzel bir duygu olduğunu düşünüyorum aşkın. Ama onun öncesinde, hoşlanma hissi bile gayet güzel ve eğlenceli =)

Mutluluğu taştan çıkarmak...


Hayatın güzelliğini her zaman görür müyüz? Yaşıyor olmanın verdiği zevki her zaman tadar mıyız? Sıkıcı bir cumartesi gece çimlerde tek başınıza otururken, keneli olma ihtimali olan bir kedinin sırnaşması dudaklarınızda bir tebessüm belirtir mi?
Yaşamayı sevmek güzel birşey... Moralinizin en bozuk olduğu anlarda karamsarlığa daha fazla kapılmak yerine kendimizi rahatlatacak birşeyler yapmayı seçebilmek bence çok özel bir yetenek. Yapayalnız olduğunuzu düşündüğünüzde, derdinizi anlatacak ya da beraber dışarı çıkacak birini bulamadığınızda içinizden sıkıldığınızı yüz kez tekrarlamak yerine kendi kendinizin doktoru kimliğine bürünüp sokağa fırlayabilmek kimimize göre zor olduğu gibi, aslında yaşamayı sevip her anın tadını çıkarabiliyor olmak demek. Serin bir yaz gecesi dondurma yerken temiz havayı solumak, şehrin ışıklarını izlerken düşüncelere dalmak... Bu düşünceler çeşit çeşit olabilir: Yakın zamanda bitirdiğiniz işkenceli ilişkiniz, beklediğiniz gibi gelmeyen notlar, gittikçe boşalan cüzdanınız, cuma günü patronunuzla yaptığınız tartışma, eşinizle yemek yerkenki didişmeniz; ya da geçen gece yeni tanışıp hoşlanmaya başladığınız kişi, hoşlandığınız kişinin de size ilgi gösteriyor olması ya da bunun hayali, eski bir arkadaşınızla Starbucks'ta kahve içip dertleşmeniz, kuzeninizin size ve kardeşinize aldığı aynı model farklı renkli tişört, hesabınıza yatan yüklü miktarda para... Bunlardan hangilerini düşüneceğiniz de sizin seçiminiz. Eğer o anın biraz daha zehir olmasını istemiyorsanız - ki ben öyle yapıyorum- ikinci grubu tercih edersiniz.
Dün gece odamda salak salak oturmaktan bunaldığım anda bana kendi psikoloğum olabileceğimi hatırlatan Utku'ya, birkaç gün önce Amelie film müziklerinden les jours tristes' i yollayan Uğur'a ve tanımaktan mutluluk duyduğum herkese teşekkür ederim. Bir de içinizi kıpır kıpır edip sizi ağzı kulaklarında bir moda sokan j'y suis jamais alle'yi dinlemenizi tavsiye edebilirim. Umarım hayatım boyunca Pollyanna ya da yukarıda posterini gördüğünüz filmdeki Ayşecik gibi manyaklaşmadan, küçük şeylerden mutlu olabilme yetimi korurum.

11 Temmuz 2008 Cuma

Muhafazakar vs. Yenilik

Değişiklikler... Yeni bir ortam, yeni insanlar, yeni bir iş, yeni bir yaşam... Kulağa güzel geliyor, gerçekten de her zaman o kadar güzel midir? Tebdil-i mekanda her zaman ferahlık var mıdır? Yenilikler her zaman değişik pencerelerden bakmamızı sağlar mı? Hiç mi ters tepmez, ya da zorlamaz bizi? Sanırım fazla soru soruyorum.
Genel anlamda muhafazakar biri olmak zor galiba. Alışkanlıklarını bırakmak, yeni bir şeyler yapmak ya da bazı şeyleri değiştirmek dünyanın en zor şeyi gibi gelir. Tabi bunu bir sorun daha takip eder ki, bu muhafazakar şahıs ikna olup değişikliğe gittiyse yeniyi beğenmez ve eskiye daha da özlem duyar ( gelen gideni aratır durumu ). Okul değiştirdiyse " Aaah ah önceden böyle değildi, ne çok eğlendirdik peeh" der; taşındıysa " Ne biçim komşu bunlar, apartmanda hiç hayat yok ıııyyy" diye düşünür; vs. Mutlu olduğu zamanı daha bir arar; şimdi de mutlu olabileceğinin farkına varmak yerine. Eski fotolara bakar; depresif moda yeterince girebilmişse üstüne "höüüüü" diye naralar atarak ağlayabilir bile. Ama er ya da geç görür gerçeği bu şahıs. Birileri tarafından rahatı bozulsa bile hayat vardır yenilikte...
Bu anlamsız yazıyı 76. yurdun aksine rahatla yemek yapabildiğimiz 55. yurt mutfağı ve özlediğim arkadaşlarım için yazdım. Hatırladıkça gülümsediğim ilkokul+ortaokul arkadaşlarım, herşeyimi paylaştığım lise arkadaşlarım, beni mutlu eden üniversite arkadaşlarım, özellikle de bu saydıklarımdan bir ya da daha fazlasına vakıf olmakla beraber kahrımı daha bir fazla çekenler... =) Tabi özlem fazla kaçmadığı takdirde iyidir: Tekrar gördüğümde yakalarına daha bir yapışmam + Onlar yokken farklı insanlarla kaynaşmam ve hatta önyargılarımı kırmam =P
19 yıl boyunca benimle az ya da çok birşeyler paylaşan her şahsa teşekkür ediyorum... :)

3 Temmuz 2008 Perşembe

Tatil bitti :(

Evet, malesef tatilim bitti. "Herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine" mantığıyla, arkadaşlarım staj yaparken ben oturdum ve şimdi 1 ay yaz okulum 1 ay da stajım var. Eylüle kadar doluyum yani :( Şimdi durup bir düşününce bu 1 ay boyunca naptığımı, iyi miydi kötü müydü karar veremiyorum. Özetlemeye çalışırsam, 2 kez İstanbul'da ( biri ~48 saat, biri 12 saat ), bir kez Tekirdağ'da ( 6 saat ), 1 kez Babaeski'de ( 3 saat ), bir kez Çanakkale'de ( henüz bitmedi ama bittiğinde ~38 saat olacak ) bulundum ( rakamlara yolculuklar dahil değil ). Aslında ilginç bir durum tabi. Onun dışında naptım? Çiftlik işleri ( demir kaynatma, inek-buzağı besleme, gölgelik yapma, vs. ), ev işleri, bilgisayar, tv, vs. İlginç bir tatil oldu bana. Ama asıl üzüldüğüm, koca tatilde adam gibi araba süremedim ve bir de yeni gelen köpeğimiz Zeyno'yu göremedim. Asıl bundan sonra sıkıcı kısım başlıyor. Kolay gele bana ve benim durumumda olanlara =)
Not: Kaç yıldır kirpi görmemiştim, bu arkadaşı geçende yakaladım. Diğeri de sevgili itimin denize karşı kraker sefasından bir kare oluyor.