16 Kasım 2008 Pazar

Le Amo, "Blogging"

Dün bir soru sordum kendime. Neden blog yazıyorum? Haziranda açtım bu köşeyi; şimdi kasımdayız. Bu zamana kadar az çok yazdım birşeyler. Peki ne anlattım? Ben de bilmiyorum, aklıma ne gelirse :D Neden yazdım? Aslında biraz meraktan başladı benimki de tahmin edeceğiniz üzere. Arkadaşlarımın blogları vardı, birden moda oldu. Açıkçası çok da cazip görünüyordu; özentiliğim de tutunca da açtım işte bu blogu. Biraz yazıp hevesimi alınca bırakacağımı düşünüyordum ben de başlarda. Her ne kadar ilk zamanlardaki gibi sık yazmasam da, devam ettirmeye çalışıyorum yazılarımı. Staj, okul derken de olsun o kadar azalma yani, gerçi yazı içerikleri de okul yoğunlaştıkça fenalık getirici bir moda geçti ama hayat işte, naparsın :p Yine de sevdim yazmayı. Rahatlatıyor, anlatmak istediklerini üstü kapalı da olsa anlatabiliyorsun, durum müsaitse açıktan da anlatabiliyorsun, deneyimlerini paylaşabiliyorsun, birilerine mesaj yollamak istiyorsan o görevi bile görüyor ya, o derece =) Mesela Saygın'ın Finlandiya maceralarını anlatması çok güzel birşey. Orada gördüklerini bizlerle paylaşıyor, onun blogu üzerinden biz de dışarda neler olup bitiyor biraz olsun görebiliyoruz. Teşekkürler Saygın :) Yine de blog yazınca iyi hissediyorum kendimi, bazen kendi problemlerimi anlatıyor da olsam, üretici olduğumu düşünmüyor değilim yazınca. Vatana millete dünyaya birşeyler katmışım gibi geliyor. Belki birileri de benim gibi düşünüp de yazdıklarımı okuyunca mutlu oluyordur, "Aaaa benim gibi birisi daha varmış" şeklinde. Ya da sağdan soldan alıntılar yapıp birkaç yorum kattığımda az ya da çok farklı hissediyorum kendimi, komik birşeyler yazdığımda -okunsun ya da okunmasın- insanları eğlendiriyorum diye düşünüyorum. Sanırım dünyanın merkezinin benim bulunduğum yer olduğuna fazlaca odaklanmışım :p
Bunları yazdım yazdım da, kim okudu şimdiye kadar? Sayayım: Ayşe, Saygın, Onur, Yiğit, Ece, Naz, Aylin, Mehmet, Kubilay, Abdurrahim, ..., yani okul arkadaşlarım; babam, annem, Şükrü Amca, abim, yani ailemden birkaç kişi, internette araştırma yaparken tesadüfen blogumu gören birkaç insan daha. Bir blog için çok da fena bir rakam değil aslında; ama ne kadar beğenildiği de önemli tabi. Umarım birilerine az ya da çok hitap ediyordur yazdıklarım (Bu yazıyı okuyunca "Aaa Elif biz senin blogunu çok seviyoruuuz" gibi yorumlar istemiyorum hiçbirinizden :D). Ne olursa olsun, bir okuyucum daha olduğunu öğrendiğim her gün mutlu oluyorum. Mesela dün msnime blogumun adresini yazınca bir arkadaşım görmüş ve açmış blogumu. Muhabbet ederken blogumu açtığını, bir sürü yazı görünce korkup kapadığını ama hepsini okuyacağını söyleyen arkadaşımın, -okumayacağını bildiğim halde :p- yazılarımı açıp birşeyler okuduğunu bilmek acayip sevindirdi beni. En azından ulaşabildiğim, birşeyler paylaşabildiğim insanların sayısı arttı.
Beni bu ilginç yazıyı yazmaya iten kişiye teşekkür ederim. En başta da dediğim gibi, "Neden blog yazıyorum?" sorusunu kendime sormamı sağladı ve kendi kendime mutlu oldum oturduğum yerde :D Ayrıca, geçenlerde blogspotu kapayarak bizi çileden çıkaran zihniyeti de bir kere daha kınıyorum; aklıma geldikçe de kınamaya devam edeceğim.

5. Kişisel Gelişim Seminer Dizisi


Kişisel Gelişim Seminer Dizisi, Bilkent Üniversitesi Mühendislik Topluluğu'nun bu yıl beşincisini düzenlediği,katılımcıların kendilerini sosyal ve mesleki açıdan geliştirmelerine yardımcı olmayı amaçlayan bir organizasyondur. Farklı konularda verilecek seminerlerimize kendi dallarında önemli başarılara imza atmış konuşmacılar gelecektir.
Seminer programı:

17 Kasim Pazartesi 12.40-13.30 Omer Tezcan - "Baslamaya Hazir miyiz?" -
Borusan Eski CEO'su

19 Kasim Carsamba 12.40-13.30 Duygu Galiba - Is ararken fark yaratmak -
yenibiris.com - Proje Gelistirme Uzmani


19 Kasim Carsamba 17.40-18.30 Chris Hearn - How to write a CV - BilWrite

20 Kasim Persembe 12.40-13.30 Melih Arat - Parasal Zeka - Siradisi Ogrenme
Hizmetleri Danismanlik - Kisisel Gelisim Uzmani

20 Kasim Persembe 17.40-18.30 Asuman Ugur - Zaman Yonetimi - Milli

Produktivite Merkezi - Kisisel Gelisim Uzmani

21 Kasım Cuma 12.40-13.30 Meltem Bilikmen -Amerika'da Eğitim - Fulbright
Turkiye Komisyonu - Akademik Danisman


24 Kasim Pazartesi 12.40-13.30 Nilufer Ariak - Girisimcilik - Akdan

Danismanlik Genel Muduru

25 Kasim Sali 12.40-13.30 Ipek Imirlioglu - Stres Yonetimi - Milli
Produktivite Merkezi - Kisisel Gelisim Uzmani

26 Kasim Carsamba 12.40-13.30 Erdem Kocak - Liderlik - Henkel CEO'su


27 Kasim Persembe 12.40-13.30 Serkan Somer - Inovatif Dusunce - Troyka
Medical Genel Muduru

28 Kasim Cuma 12.40-13.30 Tunc Kilinc - Kisisel Farkindalik -
www.fikiratolyesi.com - Yasam Kocu

6 seminere katılanlar katılım sertifikası almaya hak kazanacaktır.

Reklamımızı bir de buradan yapayım dedim :p Tüm Bilkentlileri bekliyoruz.

Tarzan Kızımız vs. Ben

Şehirleşme hızla artıyor günümüzde, malum insanların sayısı pek az değil. Çoğumuz şehirde büyüdük; kalabalıklarda bulduk kendimizi. Annemiz elimizden tutup gezmeye götrüdüğünde parkta onlarca çocuk vardı, çarşıdaysa yüzlerce insan. Büyüyünce gece de dışarı çıkmaya başladık; şehir ışıklarını seyrettik, gecenin gizemine kapıldık çoğu zaman. Ama şehirin görüntüsü, eğlencesi yoktu sadece. Trafiği vardı, gürültüsü vardı, bazen devlet dairesinde, bankada zaman kaybetmesi bile vardı. Şehir yaşamından, keşmekeşten bıkanlar da kendini yaşamının ileriki yıllarında doğaya bırakmayı düşündü; hatta kimisi uyguladı bile (bkz. babam :p). Tabi herkes bunu emekliyken yapmıyor, kariyerini tam ortasında bırakıverip kendini ormanlara atanlar da varmış. Mesela bu linkteki ailemiz.
Fransa'da da modern hayattan bunalan bir çift, işini gücünü bırakıp Afrika'ya yerleşmeye karar veriyor, minicik kızlarını da alarak. 7 YIL boyunca Güney Afrika'da gezerek, doğal -hatta vahşi bile olabilir- hayatla iç içe bir yaşam tarzı benimsemiş aile. E burada büyüyen çocuk ne yapar eğlenmek için? Bütün gün fotoğraf makinesiyle, kamerayla oynayacak değil tabi. Kendine göre arkadaşlar edinir: Devekuşu, fil, yavru leopar, vs. Kızımız bu arkadaşlarıyla öyle samimi ilişkiler kurmuş ki, onlarla sarmaş dolaş uyuyacak seviyeye gelebilmiş. Ama ailesi onun iyi bir eğitim alması için Fransa'ya geri dönme kararı alınca, kızımız "Tippi" için bir adaptasyon problemi doğmuş. Okula başlamış ama devam edememiş, özel öğretmen gelmiş bir süre eve. Yaşıtlarıyla oynayamamış, hayvanlarla oynamaya alışık olduğu için. Tabi sonunda uyum sağlamış şehir yaşamına. Şimdi ise 18 yaşındaymış Tippi; sinema eğitimi alıyormuş. Çocukluk günlerini de hala unutamadığını söylüyormuş. Unutulmaz tabi, ben olsam ben de unutmam.
Ben de şehir severlerdenim. Köye gittiğimde bile bilgisayarı açıyorum hemen sıkıntıdan. Şehirdeki olanaklar çok daha fazla; bunaltan bir kalabalık olmadığı sürece yollarda yürüyen insanlar, ışıl ışıl sokaklar, rengarenk binalar (aslında bu güzel görüntüyü apartmanlar katmıyor ama neyse), vs. güzel geliyor bana. Tabi kır ortamının da yeşilliği (dün gece rüyamda gördüm öyle bir yer, çok hoştu), sessizliği, özgürlüğü bir başka. Bazen okul hayatının koşturmaca ve stresinden bunaldığımda -mesela bu bitirdiğimiz hafta- kaçmak istiyorum herşeyden. Gecenin 3'ünde elime çayımı tostumu alıp, sevdiğim şarkıyı da açıp, serin havada yürüyesim geliyor. Ya da çimlere yatıp yine müzik eşliğinde gökyüzüne boş boş bakasım. Hiçbir şey düşünmemek istiyorum; el ilanları geldi mi, biletler alındı mı, sınav sonuçları açıklandı mı, proje tarihi ertelendi mi, o insan iletisine yazdıklarıyla kime mesaj yollamaya çalışıyor, vs. bir sürü dünya işi şeyler. Olaya böyle bakınca Fransa'ya kaçan aileye hak vermiyor değilim. Gerçi benim bu saydıklarım kısa süreli sıkıntı verse de özünde mutlu edecek şeyler. Onun için ne kadar şikayet ediyor olsam da bir yandan halime şükrediyorum. Tabi bu arada dağlara bayırlara kaçmak istemem gerçeğini de engellemez :p
Fransa'dan kaçıp Afrika çöllerine yerleşen aileyi tebrik ediyorum buradan, herşeyi geride bırakabilme cesaretini gösterdikleri için. Tabi kızımıza hafif yazık olmuş, küçücük yaşta adaptasyon sıkıntısı çekmiş ama her çocuğun kolay kolay elde edemeyeceği deneyime de sahip olmuş. Ben yine de, Afrika'ya kaçmak yerine daha normal ve şehir yaşamını tamamiyle terk etmeyecek bir çözüm uygulardım heralde. Yine arada böyle dağa ormana gidilebilir, malum mekan değişikliğine ferahlık vardır; ama kurulmuş düzeni de 7 yıl gibi uzun bir süre için geride bırakamam. Çünkü bana sadece doğal yaşamın yetmeyeceğini düşünüyorum. Bazen konsere gidip bağıra bağıra şarkı söylemek, deliler gibi dans etmek, dizi-film izlemek de lazım. Kafa sallamak bile girebilir bu listeye :D

8 Kasım 2008 Cumartesi

Yenilgi(!)

Yenilgiyi kabullenmek. Kimi zaman zor, kimi zaman tam bir kaçış yolu, bir kolaylık. Gönülsüzsünüzdür o iş için; yapasınız gelmiyordur. İşte o zaman ilk hayal kırıklığında, ilk aksilikte hemen vazgeçeriz ondan; bahanemiz de hazır nasılsa. Kimi zamansa tam tersi olur. Bir sürü engel vardır o yolda, hepsini teker teker aşarsınız; düşerek ya da üzerinden atlayarak. Peki bu atlama gücü nereden geliyor? Hedefimize ulaşmak için duyulan kuvvetli istek, merak, elde edilecek olanların hayali, vs. Ya caydıran güç; o nereden çıkıyor o zaman? Üşengeçlik, kendine güvenememek, şansızlık, bazen yeteneksizlik (!), vb. Bahane çok ikisi için de.
Birkaç gün öncesine kadar herşeyden emin bir insandım. Bu aralar ise çok duygusalım, hatta dokunsan ağlamak için bir gerekçe bile bulabilirim an itibariyle. Ama malesef birileri resmen beni yenilgiyi kabullenmeye itiyor. Tüm başvurulardan red cevabı almak, alınan sözlerin iptal olması (aslında insanlık halidir, buna hoşgörü gösterilir ama yine de aksilik aksiliktir), işlerin aksaması, sınavların kötü geçmesi, bilmemne bilmemne. Buradan hayatımdan mutsuzum anlamı da çıkmasın tabi. Ama gencecik olan girişimci, atak ruhum erken yaşta aramızdan ayrıldı, yerine de şüpheci, herşeye önyargıyla bakan başka bir ruh gönderdi. Hevesimi kıranlar utansın :p
Yenilgiyi kabullenmiş olmak hiçbir zaman hoşuma gitmiyor, ama bazı gerçekler umudumu aldı birtakım sebeplerden dolayı. Kendimden öte, sınavda başarılı olmayı hakettiğini düşündüğüm arkadaşlarımı da başarısız kategorisine sokan AIESEC adlı kuruma case çözme, mülakata girme ve afallama deneyimlerini tattırdığı için teşekkür ediyorum.

2 Kasım 2008 Pazar

Çıkarımlar Topluluğu

Yoğun bir haftanın sonunda buradayım yine. Sevgili blogumu iyiden iyiye şu ortaokul-lisede yazdığım günlüklerime benzettim. O zamanlar "Bugün bilmem naptım, bilmemkimle bilmemnoldu, bence şu böyle, aslında bu öyle olmamalı" tipinde cümlelerle doldurduğum günlüklerim vardı; artık blogum bu ihtiyacı karşılıyor (Tabi çok özel şeyleri yazamıyorum buraya :p).
Bugün birkaç çıkarımda bulundum. Birisi mülakatlar üzerine. Mülakatların aslında tamamiyle geyik ve formalite olduğu izlenimine kapıldım çünkü. Aynı kurumun bir tarafta alakasız konulardan bahsederek, öbür taraftaysa mülakatçıların kendi çapında kişiyi analiz etmeye çalışarak yaptığı görüşmenin ciddiyetini sorgulamaktayım şu an. Eminim iki taraf da hakkımızda çok önemli yargılara varmış, yetkinliklerimizi gerektiği gibi analiz etmiştir. Ama neden format farklı? Neyse artık, onların sorunu :p
Başka bir çıkarım: Case çözmek hoş birşeymiş. Daha önce case çözümüne tanık olmuştum (hatta bugün çözdüğümden çok daha kaliteli ve kompleks) ama hiç çözmemiştim bir grup içinde. Belki ufak çapta bir vakaydı; yine de kendimi daha önemli, daha başarılı, daha aktif hissetmemi sağladı (Okuyan da beni halkın kahramanı sanacak, ama cidden hoşuma gitti.). Buradan herkese tavsiyem, vaka analizlerine katılınız (bkz. casecamp =P).
Bir çıkarım daha: Bir dil öğrendiyseniz onu zihninizde canlı tutmaya çalışın; gerçekten çok hızlı uçuyor :S O dilde şarkı dinlemek de bir işe yaramıyor; öyle olsaydı hala şakır şakır ispanyolca konuşuyor olurdum ama bugün mülakatta ağzımın payını aldım (Testte 21/50 doğru yapmak birşey ifade etmiyor haliyle.).
Sonuncu olmayan çıkarım: Önceki yazılarımdan birinde birbirimize karşı açık olmamız gerektiğini yazmıştım; ancak birşeyleri atlamışım ve şimdi düzeltiyorum: Keşke birbirimizi kırmadan, yanlış anlaşmadan, negatif elektrik yaymadan duygularımızı düşüncelerimiz belirtsek. Şimdi bunu okuyan olur da üstüne alınmaya kalkarsa söyleyeyim: Kimseye lafım yok, sadece bir hatırlatma. Yanlış anlaşılmaktan da korkmamak lazım; ne msnde geyik yaparken kelimeleri yanlış yazınca =), ne de tenefüste sohbet ederken. Önemli olan o yanlış yargıyı düzeltebilmek gecikmeden (msndeyse sorun olmaz, nasılsa okuyan doğrusunu anlıyordur =p).
Çıkarım bilmemkaç: Kendini doğru ifade edebilmek önemli birşey. Karşı taraf doğru mesajı almadıktan sonra istediğimiz kadar iyi biliyor olalım ya da birşeyler düşünelim, hissedelim; farketmiyor, farketmez de.
Çokuncu çıkarım: Hedefe ulaşmak istiyorsak, elimizden geleni ardımıza koymamalıyız bence. Bazen kaybedeceklerimiz olabilir; ama kazanacağımız çoksa pes etmemek lazım. Kaybedilenlerin yerini kazanılanlar tam olarak dolduramayabilir belki. Eğer kazanma şansımız olduğunu bildiğimiz halde kaybedilecekler olduğu için caydıysak hedefimizden, o zaman geriye dönüp bakmak, içini çekmek yok. İçinde uhde kalacaksa, o zaman da gidenlere bakmamak lazım. Nasılsa kazanacakların var, eğer derdimiz kar durumuysa. Bazen denediğine değer bazı şeyler; giden para, gurur, zaman, vs. de olsa ;)
Sonuncu çıkarım: Gereğinden fazla uyumanın üstesinden nasıl geleceğimi buldum. Bu aralar kalkmam gereken saatten 1 ya da 2 saat önce uyanıyorum, sonra ara ara gözümü açmak suretiyle yarı uyur yarı uyanık rüyalar görüyorum. Biraz yorucu ama çok eğlenceli, hele de 2 saat boyunca kesintisiz olarak güzel ve gerçeğimsi o rüyalardan görünce çok daha süper oluyor.
Bir kısmı sizlere birşey kazandırmayacak çıkarımlardı; bir kısmıysa şu her zamanki iç sıkıcı tavsiyelerimden. Ama en azından -az da olsa- farklı birşeyler var; idare edin artık çok değerli okuyucularım :p Bir başka ilginç yazımda görüşme üzere, esen kalın =D

25 Ekim 2008 Cumartesi

Bu yazıyı okumak yasaktır!

Bloglarımızı kapayanlara inat: Ahanda yazıyorum.

İki satır yazı yazamayacaksak, birkaç eğlenceli öykü okuyamayacaksak, içimizi dökemeyeceksek, duygularımızı paylaşamayacaksak; interneti de kaldırın, televizyonu radyoyu gazeteyi de kaldırın, hatta bizleri de kaldırın yeryüzünden; daha isabetli olabilir.

24 Ekim 2008 Cuma

Kısa bir mola

Kaç gündür yazmıyordum sevgili bloguma. Takdir edersiniz ki üniversite 3. sınıf öğrencisi olmak kolay değil. Bir yerden birşeyler patlak verecekti ki o patlak blog üzerinden oldu (Aman patlayan o olsun :P). Aslında özellikle bahsedeceğim birşey yok ama birden içimden bir ses "Yaaaz, yaaaaz" diye dürttü beni. Sebeplerini de biliyorum:
1) Yarın prob (probability and statistics) sınavım var. Çalışacak çok konu olmayınca ve canım çalışmak istemeyince bir öğrenci olarak başka bir uğraş aradım ve blogu uygun gördüm.
2) Bu aralar kafayı yemezsem hiç yemem diye düşünüyorum. Yakın çevremdekilerin başını ağrıtma katsayısını azaltmak için bir kısmını buraya dökmeyi tercih ettim.
3) Bayramdan beri de yazmayınca, bloguma biraz daha ilgi gösterme ihtiyacı duydum. Sırf yazmış olmak için yazmıyorum ama yine de.
Bahanelerimizi de saydık. Artık rahatlamaya geldi sıra. Bir insan 7 gün içinde 2 ödev yapar, 1 proje teslim eder, 2 sınava girer, başka bir proje için çalışır ve onun en az 2'şer saat süren toplantılarına gider, bir yandan sosyal aktivite(!)lerle boğuşursa nolur? Bu insan bensem pek iyi olmuyormuş sanırım. Aslında mutlu gibiyim de; çünkü birşeylerle boş kalmamacasına da olsa uğraşmayı seviyorum. Sorun şu ki bu aralar bunları yapacak modda değil gibiyim; meselenin kökü bu. Bunlarla uğraşırken ve okul ortamında "survive" etmeye çalışırken birazcık olsun kafamı da dinlemek istiyorum sanırım. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü, herhangi bir sebepten dolayı bana kırılıp kırılmadıklarını, canımın istediğini yaparken arkamda kalanların benden ne beklediğini ve beklediklerini bulup bulamadıklarını düşünmemek istiyorum.
Bugün bir mesleki kişilik envanteri doldurdum. Elime doğrudan sonuç vermiyordu ama insanın sık sık düşünmediği soruları kafasına tekrardan çok güzel bir biçimde sokan birşeymiş. Herkes kendini tanır, bilir ama bazen kabul etmez bazı şeyleri, konduramaz ya da farkında değildir ona sıradan geldiği için. İşte bu dikkat ediyormuşum gibi görünüp de çok ciddiye almadığım bazı şeyleri düşünmeye itti beni bu test. Biraz kendime güvenimi geri getirdi, biraz da aldı benden (öyle de ilginç biriyim işte). Yine de bu ara özgüveni tavana fırlamış modda geziyorum. Hatta ondan da öteyim. Daha sırıtık, daha geyik, daha mutlu, daha olumlu, daha yüzsüz :p, daha vs. oldum bu aralar. Neden mi? Biliyorumla bilmiyorum arasıyım. Sanırım bu aralar bu yoğunluğa rağmen hayatımda güzel şeylerin olması bunun sebebi. Eskiden ulaşılmaz gibi gelen şeyleri şimdi başarıyor olmak, yakın arkadaşlarınla salak geyikler yapıp eğlenmek, kafana koyduklarını yapabilmek, msnde ailenle muhabbet edip köpeğini izlemek, vs. Şahsen çok mutluyum bunlarla; özellikle msnde cam açıp kamera karşısında afallamış köpeğini izlemek çok zevkli :D
Artık yazılarımda da daldan dala atlamaya başladım; okuyucu kitlemi :p sıkmamak için kısa kesiyorum. Sadece eklemek istediğim birkaç noktacık var: Keşke hepimiz birbirimize yeterince açık olabilsek, düşüncelerimizi kırıcı olmadan ve açıkça ifade edebilsek (Ben de yapamıyorum :S - kişilik envanteri aklımı başıma getirdi), duygularımızı rahatça paylaşabilsek karşımızdakiyle - onu kaybetme korkusu olmadan, kendimizin farkına tam anlamıyla varabilsek her açıdan, her daim geyik yapabilsek kapı önlerinde, gücümüzün farkında olduğumuzu uygulamaya dökebilsek, başkalarına patronluk yapıyor görüntüsünden sıyrılıp sadece kendi patronumuz olsak (aslında çok zevkli de suyunu çıkarmamak lazım), filan filan. Belki bu liste uzar, ama ben öncelikli olarak bunları yapabilmek istiyorum bu aralar.
Not: Bu resim kendini kral-kraliçe gibi hissedenler için konmuştur =D

30 Eylül 2008 Salı

Her türlü

Bu sefer daldan dala atlayacağım; hazır olun. Belirli bir konum yok. Sadece bugün aklımda kalanlara değineceğim madde madde.
1) HERKESİN MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINI KUTLUYORUM =) Herkesin sevdikleriyle, gönüllerine göre nice mutlu bayramlar geçirmesini diliyorum.
2) Geçenlerde Turkcell'in iPhone partisinde sıra bekleyenler: Size geçmiş olsun; sizin verdiğiniz paranın çok daha azına ben de alacağım o telefonun aynısını. Pardon aynısı değil. Özellikleri aynı, tek fark adı: Phone! Eveeet, benim bir "phone"um olacak =D Asıl adı Hi-phone, ama telefonun üstünde "phone" yazıyor (Yazmasa bilmeyeceğiz onun telefon olduğunu sanki.) Pek de ucuz; ama asıl karizması adından geliyor.
-Telefonunun markası ne?
-Phone.
Kulağa ne kadar hoş geliyor. Hele de anlamını düşününce. Elimdeki telefonun markası telefon. Daha fazla saçmalamayacağım ama cidden çok hoşuma gitti :)
3) İftar çadırlarındaki izdihamı görünce köpekleri hatırladığını dile getirmek nasıl bir insanlıktır? Oruç tutmayabilirsiniz, oruç tutulmasını saçma bulabilirsiniz, iftar çadırlarında oluşan izdihamdan rahatsız olabilirsiniz, hatta bazı vatandaşlarımızı kendinizden alçak da görebilirsiniz-ona bile tamam-, ama bu insanlara "köpek" demek kimseye yakışmaz. Hele de bir gazetede köşe yazısı yazan birinin kesinlikle yapmaması gereken birşeydir bu. Topluma örnek olması gereken ya da çalışmaları kitleleri etkileyebilen kişilerin daha dikkatli olmasını istiyorum sadece. Bu dini ya da siyasi görüş meselesi de değildir ki. Sadece insana saygıdır biraz, terbiye meselesidir.
4) Okulu bıraksam mı diye düşünüyorum. Aslında tam tersine bana ihtiyaç da olabilir ama kasasım da gelmiyor. Niye mi? 2010'da 3. Dünya Savaşı çıkacakmış =D Ya "Amaaan dünya işi, nasılsa dengeler değişecek" deyip hayatı boşlamalıyım; ya da savunma sanayii işine girerek savaş zamanı biraz işe yaramalıyım. En iyisi bunu da gidip Vanga Teyze'mize sorayım; o bana yardımcı olur. Ya aslında dalga da geçmek istemiyorum ama, bu habere sanırım temcit pilavı muamelesi yapılıyor. Yoksa ben de korkmadı değilim hani.
Özetle bugün ne anlattım? Ben de bilmiyorum. Ne öğrendim? Çin'in sahteciliğinden korkulur ama isim bulma yeteneklerinden korkulmaz. Bir de, Allah kimi insanlara akıl fikir versin. Sonuç olarak; bayramınız kutlu olsun :)

26 Eylül 2008 Cuma

Sanalım, sanalsın, sanal...

Yıl 2008, teknoloji çağındayız. Yaşamlarımızı da bu teknolojik gelişime fazlasıyla adapte etmiş durumdayız. Nasıl mı? İlk örneğim ekşi sözlükten alıntı:
Konu: teknoloji çağı
Tanım: 4 yaşındaki yeğenim Zeynep'e kendisinin de rolü bulunan rüyamı anlattıktan sonra,
"rüyanın fotoğrafını çektin mi?" diye sormasıyla içinde bulunduğumuzu fark ettiğim; kıyamete yakın zamanlar...
Artık veletler de bunu kabullenmiş durumda. Kuzenimin kızı henüz 5 yaşındayken (okuma yazma bilmiyorken yani) msn'e giriyor, bağlanamazsa sorun gideriyor, gelen dosyaları kabul ediyordu. Gerçi bu biraz da çocukların öğrenme hızıyla da alakalı olduğu için irdelemeyeceğim.
Bir diğer örnek, sanal ilişkiler. Ya neden internetten sevgili bulunur? İnternette geyik yaparsın, forumda sözlükte muhabbeti ilerletirsin hepsi tamam da şu aptal dating sitelerinden sevgili bulanlara açıkçası hayranım. Neden yüzyüze görüşebildiğin insanlarla zamanını geçirmezsin? Daha iyi ve sağlıklı tanıyabileceğin insanlar varken neden webcam aracılığıyla tanışmak için kasarsın kendini? İnternette tanışıp uzun süreli ilişkileri olanlar da var biliyorum; ama ben yine de karşıyım böyle bir olaya. Bir kere böyle tanıştığım birini ciddiye almam bile biraz zaman ister; çünkü o maça geriden başlamıştır zaten. Bir derste internet aşklarını tartışırken bir arkadaşımız bunu savunmuştu bize (kendi sevgilisiyle öyle tanışmıştı). Şahsen tatmin olmamıştım ben de herkes gibi. Sonuçlar her zaman kötü olmasa da başlangıcı için geçerli sebep bulamıyorum. Bari aşkları nete düşürmeyin ya bu şekilde.
Bu dating sitelerininde yeni bir boyut daha var tabi: facebook. Evet, facebook da ayağa düştü. Mark Zuckerberg zamanında niye yapmış bunu? Tanışan insanlar ya da aynı okul öğrencileri arasında bir iletişim sistemi olsun demiş. Gidip de kız meraklısı tipler (o uygun sıfatı yazmayacağım) onu bunu eklesin diye değil. Sırf bu yüzden ismimi kullanmaya çekinir oldum sağda solda. Burada yazdığım yazıyı beğenip, facebookta beni aratıp mesaj yazan, "sizinle tanışmak istiyorum" diyebilen zihniyete buradan da cevabımı vereyim: Boşver beni tanıma istemiyorum, oku yeter!
Feysbuk demişken, bir çeşit facebook kullanıcısına daha değineceğim. Kimi arkadaşlarıma bu insan tipini ve rahatsızlığımı anlatmıştım, onlar anlayacak kimden/neden bahsettiğimi. Bu tip şahıslar birkaç tane ortak arkadaşının olduğunu görüp de tanımadığı insanları listesine ekler. Bu eklenen şahıslar da genelde kabul eder bu talepleri; "aaa ortak arkadaşım varmış, aynı okuldayım, ayıp olmasın, vs" gibi sebeplerle -pişman olacaktır, o ayrı-. Tabi artık o kişiyi gördüğünde selam vermesi gerektiğini düşünen "eklenen arkadaş", selamına karşılık alamadığını görünce sinir olur. Hatta bir gün yanyana oturduğunda ya da gözgöze geldiğinde muhabbet etmeye çalışınca, "ekleyen şahıs"ın onu değil tanımak, hiçbir şekilde hatırlamadığını farkedip "hay dilimi ve elimi eşek arısı soksun" demekten de kendini alamaz bu eklenen arkadaş. Eve gider bakar, ekleyen şahıs hala eklidir facebookta; daha da bir sinir olur tabi. İşte böyle facebookta ekleyip de sonra tanımazlıktan gelenlere acayip derecede doluyum. 15 tane ortak arkadaşımız var diye tanımadığım birini niye ekleyeyim ben ya? Hadi ekledim, neden o kişiyi tanımazlıktan geleyim? Ya ben bu tanıdık-tanımadık ayrımını fazla abartıyorum; ya da cidden insanlar daha karizmatik, daha sosyal görünmek adına komikleşiyorlar.
Bu kadar eleştiri yapmışken bunu da söyleyeyim de tam olsun: Lisedeyken ya da ortaokuldayken bir kere bile doğru dürüst muhabbet etmediği kişileri üniversiteye gidince ekleyenler de bana ilginç geliyor. Ben de çoook eski arkadaşlarımı ekliyorum tabi ki, ama hepsiyle kesinlikle az ya da çok muhabbetim olmuştur bir şekilde. Benim garipsediğim, eski okulda bir kere bile konuştuğunu görmediğim insanlar. Herkesin facebook kullanım anlayışı benimle örtüşecek değil ama, o bahsettiğim insanlar da nedense bana daha çok arkadaşı olsun diye kasıyormuş izlenimi veriyor.
Varacağım sonuç gayet net: Hayattaki ciddi, önemli ve güzel şeylerin bayağılaştırılmasına, bazı değerlerin yozlaştırılmasına ve insanların bazı takıntılarını -"merak" deyip biraz daha ılımlı hale getireyim- açıktan açığa çaktırmasına karşıyım. Bari çok arkadaşım olsun derken makul olanları ekleyin de çok sırıtmasın =P Bir de birisiyle birşeyler paylaşmak istiyorsanız bu kişi gözlerine bakarak tanıdığınız biri olsun, yolladığı smileylere göre değerlendirdiğiniz değil.

Dağarcığınıza yeni ve güncel sözcükler

Son zamanlarda hep iç sıkan ya da fenalık getiren
yazılar yazdığıma göre, biraz saçmalamanın
zamanı geldi artık.
Terimler bir e-postayla geldi bana.
Buraya yazmazsam çatlardım.


Çayyaş:
Sabahtan akşama kadar çay içen bağımlı kimse. Türkler kahveden
çok çayı severler.

Dekılte:
Görgüsüz, kıro erkeğin ipek gömleğinin önünü derin açarak
sergilediği kıllı ve altın kolyeli göğsü.

Duşunur:
Duş alırken gelen ilhamla ülke sorunları, hayatın anlamı
veya benzer derin konulara kafa yoran ve özgün fikirler üreten
entellektüel ve temiz kimse.

Cinekolog:
"Kızım senin içine cin girmiş" diyerek cinsel tacizde bulunan
hoca, üfürükçü

Kankamatik:
Yolsuz kaldığınızda borç para aldığınız yakın arkadaş.

Efemdi:
Davranışları ve sözleri kadınsı olacak kada nazik, yumuşak
ve ince erkek.

İçerdöver:
Her akşam bir yerde içip, eve zil zurna sarhoş gelip
karısını, çocuğunu döven hayırsız koca, kötü baba, zayıf karakter.

Sinirbaz:
Nasıl olduğunu anlayamadığımız ve çözemediğimiz bir şekilde,
sizi her defasında sinirlendirebilen özel kimse.

Hafızapping:
Br şeyi hatırlamaya çalışırken hafızanızda attığınız hızlı tur.

Lafıza kaybı:
Söyleyeceğiniz sözü unutmanız.

Markalemun:
Saç şeklini ve rengini üzerindeki marka giysiye göre değiştiren,
dış görünüşe fazlasıyla önem veren boş insan.

Jeloğlan:
Saçlarına bir kutu jöleyi sürmeden asla insan içine çıkmayan,
görünüşüne aşırı düşkün genç erkek.Derler ki uzun süreli jel
kullananlar sonunda "jeltoş" olurlarmış.

Keşportacı:
Sokağa tezgah açmış uyuşturucu satıcısı.

Shopşal:
Büyük alışveriş merkezlerine gidip saatlerce aylak aylak dolaşan,
mağazaların önünde dakikalarca dikilip boş boş vitrine, içerideki
bayan görevlilere bakan işsiz güçsüz alık kimse.

Tükürükçe:
Konuşurken ağızlarından çok fazla tükürük saçan kimselerin ana
lisanı.

Zırvana:
Aptallığın en açmış noktası. Zırvanın zirvesi ve nirvanası. Salaklığın
ulaşılabilecek en üst seviyesi.

Tembesil:
Çok zeki olmamasının dezavantajını çok çalışarak kapatacağına,
bütün gün yan gelip yatan tembel ve akılsız öğrenci, kimse.

Notlakçı:
Üniversitede derslere girmeyen, sınavlara başkalarının notlarından
fotokopi çekerek hazırlanan beleşçi ve hayta öğrenci.

Kampüsırık:
İş hayatından korktuğu için bütün eğitimi boyunca kampüsün
içinde saklanan, bu nedenle de şirketleri ve iş ortamını tanıma
fırsatını kaçıran üniversite öğrencisi.

__,_._,___