Bu aralar elektrik çarpmasından muzdaribim. Ne zaman metal bir yüzeye dokunsam çarpılıyorum, delirmek üzereyim. Hele Fince dersimin olduğu binanın askılıkları yok mu, son birkaç haftadır her temasımda istisnasız çarpıyor. Tamam bu aralar sinir stres kapasitemin doruklarındayım ama durum bu kadar vahim olunca başka bir sorun mu var diye düşünmeye başladım haliyle. Google'da yüzeysel bir araştırma yapıp birkaç foruma göz attım ben de, kocakarı tarzı çözümler bile kabulumüz sonuçta:)
Malum kış mevsimi, toprakla doğru düzgün haşır neşir olamıyoruz. Soğuktan korunacağız diye yünlü mamuller giymeden sokağa çıkılmıyor, en sıcak havamızın -5 derece olduğunu düşünürsek. Kat kat çoraplar, kalın tabanlı botlar da cabası. Ofiste etrafımız elektronik eşyayla çevrili. Tüm bunları düşününce zaten yeterince bahane olduğunu fark ettim :) Tabi yine de üstümdeki gerginliğin etkisi yadsınamaz, onu da kabul ediyorum. Bu durumda bu kadar elektrik yüklü olmasam garip olurdu heralde :D
Fazla yükümü atmak için artık her gün birer saat karlarda mı yuvarlanırım, yoksa ellerimi musluklara mı yapıştırırım hiç bilemiyorum. Bu gidişle artık kimse benimle tokalaşmak istemeyecek, yeni korkum da bu. Artık olmadı 1 Nisan'da şakalarımı bedavaya getiririm, elime elektrik tokalaşma oyuncaklarından monte etmişim etkisi yaratarak :P
7 Şubat 2012 Salı
4 Şubat 2012 Cumartesi
Çoklu görevli olmak ya da olmamak
Lisans eğitimime başladığımda çoğumuz gibi ben de kendimi en iyi şekilde geliştirmeyi hedefliyordum. En iyi notları alacaktım, iyi yerlerde staj yapacaktım, sosyal bir öğrenci olacaktım, kulüplerde çalışıp farklı alanlarda da kendimi geliştirecektim, hatta izin verseler çift anadala bile bulaşacaktım :P Zamanımı en iyi şekilde yönetip, istediğim herşeyi yapacaktım. Geriye dönüp baktığımda, aslında bunu az çok başarabildiğimi düşünüyorum. 3. sınıf bizim bölümün dersler anlamında en ağır yılıydı ve ben aynı zamanda üyesi olduğum kulübün yönetim kurulundaydım; dolayısıyla organizasyonlarımız için zaman ayırmam gerekiyordu. 4. sınıfta bitirme projemiz vardı; ben ek olarak flamenko kursuna başladım, bir dönem labda asistanlık yaptım, diğer dönem bir projede çeviri yaptım (çeviri deyip geçmemeli, haftada 20 saatten fazla zaman alıyordu), spora da mümkün olduğunca gidiyordum. Bu iki sene boyunca her cuma-cumartesi dışarıda oluşumuzdan bahsetmiyorum bile.
Belki çok büyütülecek aktiviteler değil bunlar; ama bence ortalama bir üniversite öğrencisine göre zamanımı gayet de etkili kullanmışım. Sonuçta derslerde bir sıkıntım olmadı, eğlencemden geri kalmadım, ders dışı aktivitelere de zaman ayırdım. Şimdi ise ne dansa devam edebiliyorum, ne spora gidiyorum. Hayatımda bir tek okul ve iş var. Kulüp organizasyonlarıyla azıcık renk katmaya çalışıyorum, o kadar. İşin komik yanı çalışmaya da yeni başladığım için iş yüküm ağır değil, o da yoğunlaşınca ne yaparım kestiremiyorum.
Daha yoğun programlara alışık, her zaman hızlı yaşamayı seven ben, neden bu sefer böyle tökezliyorum anlamadım gitti. Gören de dünyanın en yoğun insanıyım sanacak. Aynı anda bir şirkette çalışıp, tez yazıp, kendi start-up'ıyla uğraşıp, kulüp etkinlikleri organize edip, sosyal hayatını da dengede tutabilen arkadaşlarım olduğunu hatırladıkça kendimden utanıyorum resmen:) Benim de öyle verimli yaşayacağım günler gelecek inşallah. Tabi bu günler kendiliğinden gelmez, günlük hayatımızda çeşitli düzenlemelere gitmek gerek...
Düzenlemelere sosyal ağlara ayırdığım zamanı azaltarak başlamam lazım mesela. Can sıkıntımın beni ilk yönlendirdiği siteler facebook, twitter, linkedin, vs. Onlara ayırdığım zamanda kitap okusam haftalardır bitirmeye çalıştığım "Never Eat Alone"u 8 kere hatim eder, "social networking"in kraliçesi olurdum. Öte yandan daha büyük bir problem var: Dikkat dağınıklığı. Zaten hep bu dikkat dağınıklığı yüzünden zamanımı gereksiz şeylere harcıyorum. Bu leyla modundan nasıl çıkacağım sorusunun cevabı ise tahminlerim olmasına rağmen hala muallak, araştırmalarıma devam ediyorum.
"Ey Elif, titre ve kendine gel" dememi sağlayan şeyler de yok değil tabi. Şanslı bir insan olduğuma kanaat getirmem bu etkenlerden en önemlisi. Küçük ayrıntılarda büyük değerlerin gizli olduğunu görmem de ayrı bir motivasyon kaynağım. Kökleri tee ortaokula uzanan bir arkadaşlığımın mesafelerden ve hayatın akışından dolayı zayıflayacağı yerde tam tersine güçlendiğini ispatlayan bir maille başladım bugüne. Maddi mesafenin kısa, manevi mesafenin istenenden uzun olduğu durumları yaşadıkça, fiziksel mesafenin uzunluğuna bakmadan gönüllerdeki mesafeyi kısaltan insanların varlığını bilmek nasıl keyfimi yerine getirmez ki:)
Lafı fazla dolandırdım. Kısacası böyle moral kaynaklarım oldukça hayatımı düzene sokmakta zorlanmayacağımı düşünüyorum; düzenin âlâsını kurarım hatta:) 2012'nin mükemmel olacağını iddia edip duruyorum malum; bu dönem yazmaya başladığım A4 defterimi zamanımı etkili kullanarak ortalamanın üstünde bir hızla doldururum artık :D
16 Ocak 2012 Pazartesi
7'de de aynı, 70'te de...
Kaç yaşıma geldim, hala bazı şeyleri öğretemiyorum kendime. Dedelerimiz boşuna dememiş insan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye. Huylu huyundan vazgeçmiyor, şimdi bir örnekle açıklayacağım.
Çok istediğim birşey varsa fazla hevesleniyorum, kendimi bildim bileli bu böyle. Ben ilkokuldayken babamlar Arnavutluk'tan bir grup misafir öğrenciyi ağırlamıştı, onlarla Tatilya'ya gideceğiz diye heyecandan ölüyordum. Gezi gününü dört gözle bekledikten sonra beklenen zaman geldi çattı, ve ben o gün hasta oldum. Bütün gün karın ağrısıyla kıvrandığım yetmezmiş gibi, günümün önemli bir kısmını tuvalette harcadım. Dolayısıyla atlı karınca ve çarpışan arabalarda 4+ yaş grubuyla takılabildim sadece. Heyecanla beklediğim günlerin böyle berbat olduğu örnekler daha çok var hayatımda maalesef.
İlkokuldayken böyleydim iyi hoş, kötü olan ise hala böyle olmam. Bu huyumun başıma neler açtığını bildiğim halde hala değiştiremiyorum kendimi. Yine birşeye heves ediyorum, o gün için kafamda milyonlarca plan yapıyorum. Herşeye hazırlıklı olmak için kendimce tüm ihtimalleri düşünüyorum, ona göre ekstra planlar yapıyorum. Sahneleri ya da diyalogları gözümde canlandırdığım bile oluyor, o derece abartabiliyorum durumu. Peki sonuç? Gidişat tamamiyle beklentim dışı bir yola sapıyor. Hesaplar tutmuyor, planlar boşa gidiyor, kafamdaki sahneler gerçekliğe yol alamayıp hayal seviyesindeyken yok olmak zorunda kalıyor. Elde kalan boşa kurulan minik düşler...
Uzun zamandır kendimi spontane yaşamaya alıştırmaya çalışıyorum. Az da olsa başardım, ama katetmem gereken çok yol var daha. Artık uzun planlar yok, küçük şeyler için bile fazla heves etmek yok, herşeyi enine boyuna düşünüp ince ayrıntısına kadar hesaplamak yok. Son sloganım "Fake it till you make it" idi, tekrar "alnımızda ne yazıyorsa o"ya geri dönüş yapıyorum :) Herkese de tavsiyemdir, çoğumuzun bildiği üzere işleri akışına bırakmak sanırım daha rahat bizim için.
12 Ocak 2012 Perşembe
Temiz başlangıç
Yüksek lisans hayatımın ilk sömestr tatilini geride bırakmış bulunmaktayım (geride kaldı 1). Kocaman 3 haftayı çok rahat yedim bitirdim, hem de 4-5 günde bir şehir değiştirerek. Sonuç: Tatilden hiçbir halt anlamadım, annemin yüzünü beklediğim kadar göremedim, son gecemde inek doğurttum.
Yeni döneme başlamak üzere sevgili Finlandiyam'a geri döndüm bugün. 2012'nin farklı olacağını baştan beri hissediyordum (umutlarım azalıyor, orası ayrı :P), bunun bir sebebi de bu dönemin farklı olacağını düşünmem. Ağustos sonunda yeni defterime yazmaya başlamıştım, o defter aslında küçük bir bloknotmuş gibi geliyor şimdi. Gerçek başlangıç olan A4 defterimi ise şimdi dolduracağım. Yeni mevsim, yeni aile üyeleri, yeni dönem, yeni dersler, yeni iş, muhtemelen yeni arkadaşlar, yeni kozmetik ürünlerim, yeni cam önü süslerim, yeni... Bir tek yeni beyin bulamadım, eskisini resetlemeye çalışıyorum o yüzden. Keşke "beyin bedava" kuralı burada da işleseydi, peh.
Aslında beynimi resetlemek istemiyorum bir yandan. Kendi gücünü kullanarak kaderime burnunu sokmaktan geri kalmayan beynim şu zamana kadar -bir tanesi hariç- istediğim her şeyi elde etmemi sağladı. Ama tamamen yeni bir başlangıç için tüm kaygılarından arınmış taptaze bir beyin lazım. Zaman gösterecek artık beynimle olan ilişkimizin sonucunu. Kim bilir, belki 2012 baharı o kadar da özel olmayacaktır. Belki de tam tersi olur, beynimi yenilememe gerek kalmadan dilediklerim beni bulur. Kim bilir...
Ben hala umutluyum, tüm depresif görünüşüme rağmen :)
8 Ocak 2012 Pazar
Sustum
Çok gevezeyim, kafa ütüleyen cinsten. Konuşmaya başladığımdan beri böyleymişim, herkese illallah dedirtiyormuşum daha küçükken bile. Telefonları istisnasız hep ben açarmışım, arayan kim olursa olsun 20 dk boyunca o gün neler yaptığımı anlattıktan sonra telefonu anneme verirmişim. Amma ve lakin beni en iyi susturan yöntemi buldum: Veda.
Bütün gün durmadan konuşup gülücükler saçabilen ben, vedalara hiç gelemiyorum. İster okul yolunda uçağa giderken, ister gece eve dönmek için belediye otobüsüne binerken. Ha bunu zaten biliyordum da bu kadar kötü olduğuna inanmak istemiyordum. Ne zaman ki hoşçakal denir, o zaman oturuveriyor o kayamsı yumru boğazımın ortasına. Değil kelime, ses bile çıkaramıyorum. Arabaların arka camlarına konan o aptal oyuncak köpekler gibi kafa sallamaktan öteye geçemiyorum maalesef.
O yumru hala orada, erimesi gerekiyor. Ama o bir kartopu edasıyla, derinlere yuvarlandıkça daha da büyüyor sanki. Her derdimin devası uyku bile yok edemedi, üstünden saatler geçse de fark etmedi. Etmeyecek gibi de görünüyor...
Bir çözüm bulmam lazım bu yumrulara, aksi takdirde hoşçakal lafını hayatımdan çıkarmam gerekecek :)
2 Ocak 2012 Pazartesi
Aile sofrası
Bugün 2 Ocak 2012. Dilimizde sevgi sözcükleri, içimizde umutlarla girdik yeni yıla. Hatta biz ailecek kutlamaları bir adım ileri götürdük; hemen hemen her sene yaptığımız gibi bu sene de yılbaşında doğumgünümü kutladık :) Mumlarımı üflerken içimden en küçük Büyükcanların -yeğenciklerimin- pek kısmetli bir ömürleri olmasını diledim. Öte yanda, 2012 ve tüm gelecek yıllar için başka bir dileğim daha vardı: Küçüklüğümün o büyük aile sofraları...
İlkokul yıllarımda ailecek Bursa'daydık, çekirdek ailemiz Marmara'nın değişik illerine paylaştırılmamıştı henüz. Bayramlarda İstanbul'a giderdik, rahmetli babaannemin evinde kalırdık. Evin en küçüğü olarak, salondaki ikili koltukta uyurdum. Sabahın köründe uykumdan ederdi beni İstanbul'un gürültücü minibüsleri. Bayram sabahları ise minibüslerin görevini annem alırdı, babamlar bayram namazından gelmeden önce herşeyin hazır olabilmesi için. Babaannem yaşına bakmadan börekler dolmalar yapardı, 10+ kişilik sofra kurulurdu. Kahvaltıya amcamlar gelirdi maaile. O kahvaltılar hiçbir zaman yirmi dakikada bitmezdi, yiyen kalkmazdı hemencecik. Onca insan masaya sığmakta zorlanırdık belki, ama kalkmazdık sofradan, bir araya gelişimizin en tatlı seremonisiydi çünkü o anlar.
Bu bahsettiğim kahvaltıların üzerinden çoook zaman geçti. Babaannem aramızdan ayrıldı, abim bir şehire yerleşti, ben bir şehire göçtüm, inekler buzağılar girdi hayatımıza. Belki dede yarısı saydığım amcamın evinde toplanıyoruz mümkün olduğunca, yengemin muhteşem tatlılarından nasibimi alıyorum yılda en az bir iki kez. Ama takım hiçbir zaman tamamlanamıyor artık; o 10+ kişilik sofralar kurulmuyor. Eskiden yaptığım gibi peçete katlama sanatımı konuşturasım geliyor çoğu zaman, ama hünerlerimi sergileyeceğim kocaman masayı bulamıyorum. Şu yazıya ekleyecek güncel bir foto bile bulamadım, neyse ki 2011'in son gününden bir karemiz var, buna da şükür :)
Artık yetişkin yaş grubunda sayılsam bile, fotoğraf albümlerini karıştırırken amcamdan aile büyüklerinin hikayelerini dinlemekten bıkmadım, bıkmam da. İçimdeki çocuk 10 yaşına sabitlenmiş anlaşılan; cumartesi sabahları hala çizgi film izleyişimden de anlayabiliriz tabi bunu. Eğer bu çocuk yıllar sonra hala hayatta olursa, eminim ki sonraki kuşaklar bu geleneklerden mahrum kalmasın diye Elif'i dürtüp duracaktır. Gün gelir de evlenecek, hele de anne olacak olursam, çocuklarım da zamanında benim yaptığım gibi o büyük sofralara tabakları dizip peçeteleri kendi çaplarında süslerler umarım...
22 Aralık 2011 Perşembe
Benim adım...
Adımız bizi yansıtır mı? Doğduğumuzda seçme şansımız olmuyor adımızı. Şanslıysak ailemiz iki isim koyuyor, hangisini seversek onu kullanabiliyoruz. Ha genelde bu iki isimden ilki de aile büyüklerinden geldiği için, bize asıl yakıştırılan ikincisi oluyor. Bu durumda ne kadar bekleyebiliriz adımızın aynamız olmasını?
Kafamdan yine binbir türlü şey geçiyordu ki, birden kendimi ekşi sözlükte adımı aratırken buldum. Entry'lerden biri de şuydu:
Yalnızlıktır, içinizi acıtan ancak alıştığınız, kimseleri istemediğiniz yalnızlığınızdır.
Elif tektir, birdir, yeganedir, başlangıçtır, şöyledir, böyledir; hepsi ezberimde. Ama kim olduğunu bilmediğim birisi bile bu cümleyi yazabilirken, nasıl inanmam adımızın bizi yansıtmadığına?
21 Aralık 2011 Çarşamba
"Evim güzel evim" bile diyemedim
Kendimi tanıtarak başlayacağım, önceki yazımda da yaptığım gibi. Ben Elif Merve, birkaç gün sonra 23'ümü bitireceğim. 8 yıldan fazladır ailemden ayrı yaşıyorum. 8 kişilik yurt odasıyla başladım kısmi yalnızlık kariyerime. 7 kişi, 6 kişi, 2 kişi derken yurttan kurtuldum, eve çıktım ekürimle. Şimdi ise tek başıma yaşıyorum, 0 oda arkadaşı, 0 ev arkadaşı.
Çoğumuz yer yadırgarız evimizden farklı bir yerde uyuduğumuzda. Uzun süredir ayrı kaldıysanız hele, kendi yatağınızda bile kıvranıp durursunuz gece boyunca. Aslında ben bu konuda problem yaşamazdım; en azından kendi yatağımda hep mışıl mışıl uyudum, 2 yıl ayrı kalsam bile kendisinden. Yaz ya da kış tatillerinde ailemin yanına döndüğümde sanki 2-3 haftalık tatilden geliyormuş gibi hissettim çoğu zaman. Ta ki bugüne kadar.
Yüksek lisansın ilk dönemini sağ salim atlatmanın mutluluğuyla dün memlekete geri döndüm. Sanki 3.5 aydır uzakta olan ben değilmişim gibi, klasik bir şekilde akşam yemeğimizi yedik, sonra Türk kahvesi yaptım, sonra oturduk, sonra annem meyve soydu, köpeğim her zamanki gibi kavuşma yılışıklıklarını sergiledi, falan filan. Hiçbir farklılık hissetmedim, hissetmedik. Ev halkı da zaten hala İstanbul'da yaşıyorum gibi hissediyor, hep bu Skype yüzünden :D Problem ise gece uykumda patlak verdi: Ufak bir sesle uyandım gecenin bir yarısı. Yarı rüya yarı gerçek bir modda gözlerimi açmaya çalıştım, ama uyuduğum yer farklıydı. Nerede olduğumu algılamam normalden fazla zaman aldı ve bu süre içerisinde korkuya benzer birşey kapladı içimi. Şu zamana kadar hiçbir zaman abimin, amcamın, teyzemin, kuzenimin, arkadaşlarımın, akrabalarımın evinde uyuyup da böyle garip hissettiğimi hatırlamıyorum. En fazla uyumakta zorlanmışımdır, o kadar. Ki söz konusu yer kendi evim, zaten beni darmadağın eden de bu.
Neler oluyor bilmiyorum ama bir yere aidiyet duygumu sorgulamaya başladım bu yüzden. Acaba her yıl farklı bir yerde/ortamda yaşamaktan dolayı kendini "ev"de hissetme yetimi mi yitiriyorum? Zaten hala evim neresi sorusuna cevap verirken bile zorlanıyorum. Evim annemin-babamın evi olabilir, oradayken gerçek aile ortamındayım. Ama bundan sonra orada yaşayamayacağım az çok belli. Evim yurt odam olabilir, 2 yıl boyunca orada ikamet edeceğim. Ama benim için ev sıcak bir ortam, yalnız başına yaşanan stüdyo dairemsi oda değil.
Kendini nerede hissettiğin biraz da bulunduğun ortamı ne kadar benimsediğine ve etrafında kimlerin olduğuna bağlı. Sonuçta sevdiklerimizle güzel şehir, onlarla anlamlı zaman, onlarla parlak yıldızlar, 5 dakikalık hava alma molalarında onlarla sıcak hava. Zaten bu günlerde beynim çevremdekilerin bendeki gerçek yerlerini tanımlamakla oldukça meşgul, olmak istediğim yer tanımım da buna bağlı olarak şekillenmekte şu sıralar. Doğacak yeğenlerimin ileride beni tanımama ihtimali de beynimin başka köşelerini kemirdiği için nerede bulunmam gerektiği konusunda kafam karman çorman. Beynime bu düşünceyi sokan ismini burada yazmayacağım çok sevgili blogsever şahısa da teşekkürlerimi sunuyorum, haftalardır düşüncelerimin dağınıklığının sebebi bizzat kendisidir.
Küçücük bir yer yadırgamayı bu kadar büyütmemeliyim galiba. Uykumun ortasında beliren o iğrenç hissi aklımda çıkarabilirsem başarılı olabilirim. Yoksa alttaki cümle bu günlerimin özeti haline gelecek.
16 Aralık 2011 Cuma
Neymiş bu "Service Design and Engineering"
Adım Elif, 22 yaşındayım. Bilgisayar Mühendisliği dalında lisans derecem var. Lisans diplomamı aldıktan sonra ünlü bir yazılım şirketinde 1 yıl yazılım geliştirici olarak çalıştım. Şimdi ne mi yapıyorum? Finlandiya'dayım; Aalto Üniversitesi'nde yüksek lisans yapıyorum. "Ne yapıyorsun orada?" sorusunun cevabını ise şimdi biraz daha açacağım.
Yüksek lisans yapmaya karar vermem kolay olmadı. Hele de yurtdışında karar kılmak, of ki ne of. Orta halli bir düşünme süreci sonrasında düşüncelerim son şeklini aldı (Seçimimin neden bu şekilde olduğuna giremeyeceğim, açıklaması yeni bir yazı gerektirir :D). Bu sefer sıra geldi okul ve bölüm seçmeye. Açtım google'ı, başladım aramaya. Avrupa'da yüksek lisans yapmak istediğim için, Avrupa'nın en iyi üniversiteleri sıralamasına göz attım. Malum Bilgisayar Mühendisi olacağız, o yüzden İskandinavya'ya hafiften gözümü dikmiştim zaten. Neyse lafı uzatmayalım, Google'cığımın tavsiyeleri üzerine kendimi Aalto Üniversitesi'nin yüksek lisans programlarına bakarken buldum.
Aalto hakkında süper kısa bir özet geçmem gerekiyor: Aalto Üniversitesi 2010 yılında Helsinki School of Economics, Helsinki University of Technology ve the University of Art and Design Helsinki'nin birleşmesiyle kurulmuş oldu. Aalto çok genç bir üniversite olsa da, kendisini oluşturan okulların tarihi 1850'lere dayanıyor. Aalto'nun Helsinki bölgesinde 3 farklı kampüsü mevcut; eskiden Helsinki University of Technology (kısaca TKK ya da HUT) olarak bilinen mühendislik okulları da Otaniemi Kampüsü'nde. Otaniemi muhteşem bir kampüs. Derse ormanların içinden geçerek gidiyorsunuz, baharda her yer alabildiğine yeşil (kışın da beyaz olması gerekiyor ama hala kar yağmadığı için göremedim o halini). "Design Factory" adlı binanın her köşesinden yaratıcılık fışkırıyor; ders çalışmak ya da toplantı yapmak için çok ideal. Kısacası okulun fiziksel olanakları da oldukça iyi. Kendi bölümümden bahsederken de buna ayrıca değineceğim.
Ben "Computer Science and Engineering" bölümünün sunduğu "Service Design and Engineering" (kısaca SDE) yüksek lisans programında okuyorum. Benim bölümüm ise "School of Science" altında. Dijital servisler ve bilişim sistemleri odaklı, öğrenciyi iş dünyasına hazırlayan, teoriden çok pratik ağırlıklı bir program SDE. İnovasyon, kullanıcı odaklı servis tasarımı, girişimcilik, teknoloji yönetimi, en yeni medya ve yazılım teknolojileri hakkında dersler alıyoruz. Öğrenci hangi alana yönelmek istediği konusunda özgür; müfredata dahil edilen derslerden istediğini alabilir. Zaten Aalto'da zorlama diye birşey pek yok, mantıklı olduğu sürece ders programınızı istediğiniz şekilde belirleyebilirsiniz. Bölümümüzün öğretmen kadrosu hem akademik anlamda başarılı, hem de yazılım endüstrisiyle oldukça iç içe. SDE'nin bir güzelliği de burada zaten, sınıfa sık sık iş dünyasından konuklar geliyor ve ders veriyor, ya da biz gidip çeşitli şirketlerde sunum yapıyoruz. Yine bu şirketler için geliştirdiğimiz projeler var, kısacası dersler profesyonel hayatla oldukça bütünleşik. Tabi durum böyle olunca, programın bütçesi de ortalamaya göre yüksek rakamlardan oluşuyor:) Yılbaşı partisi, İsveç turu, muhtemel Lapland gezisi gibi kaçamaklar için bile paramız var :P
SDE'nin öğrenci profilinden de bahsetmem lazım. 2011 girişliler olarak biz 13 kişiyiz, 9 farklı anadil konuşuluyor sınıfımızda :P Eğitim dili İngilizce, Fince öğrenmeden hayatınızı çok rahat idame ettirebilirsiniz. Eğitim geçmişlerimiz de farklı; kimimiz bilgisayar mühendisliği mezunu, kimimiz endüstri mühendisi, kimimiz pazarlamada uzman, kimimiz iletişim ve medya eğitimi almış. Kısacası çok renkli bir grubuz ve böylece değişik yeteneklere sahip kişilerle birlikte çalışmayı ve gerçek bir takım olmayı da öğreniyoruz.
SDE hakkında çok daha fazla yazmak isterdim ama kafi miktarda uzattım zaten :D Yoksa Finlandiya'da yüksek lisans yapmanın güzelliklerinden başlar, aldığımız derslerin içerikleriyle devam eder, bölümümüz öğrencilerinin kurdukları şirketlerden ve başarı hikayelerinden bahseder, kendimizi geliştirmemiz için sunulan tüm olanakları örneklerle teker teker açıklar, sınıf arkadaşlarımızla nasıl eğlendiğimizi ispatlayan fotoğraflarla da kapanışı yapabilirim tabi :D
Program hakkında ayrıntılı bilgi burada mevcut, ayrıca gelişmeleri Twitter ve Facebook'tan da takip edebilirsiniz. Şubat sonuna kadar başvurular açık, elinizi çabuk tutun derim ;)
13 Aralık 2011 Salı
Var mısın iddiaya?
Hiçbir zaman sevmedim risk almayı; çok çabaladım bu huyumu değiştirmek için ama nafile. Ara ara küçük adımlar attım karşıma ne çıkacağını bilmeden, ama geriye dönüp baktığımda "Sen buna risk mi diyorsun, peh!" denecek cinsten çabalardı bunlar hep. Öyle ki, basit iddialara bile girmezdim çoğu zaman arkadaşlarımla. Ha %100 eminsem sonuçtan, o zaman asla kaçınmam iddiadan tabi (Kahrolsun şu oğlak burcu kadını tarafım).
Artık iddialara karşı tutumum değişiyor sanırım. Öyle ki, çok acayip bir iddiaya girdim dün gece. İddiayı ben kaybedersem karşı taraf istediğini dileyecek benden; ben kazanırsam hiçbir beklentim yok (en azından benim ödülümü belirlemedik ama zaten bir şey istemeyi düşünmüyorum). İddia konusu, karşı tarafın gelecek hedefleri. İşin komik yanı, bu şahıs bile önümüzdeki 5 ay sonunda ne yapacağını bilmediğini söylerken (yersen!), ben çok net bir argümanla geldim. Bu durumda Elif'e sorarlar, neyine güveniyorsun sen diye. Açıkçası hiçbir bilimsel kanıt yok elimde, sadece öyle hissediyorum. Tamam dürüst olalım, benim iddiamın gerçekleşmesini istiyorum; tek diyebileceğim bu.
Kimi zaman her şey üst üste gelir, sanki birileri size bir mesaj vermeye çalışıyormuşcasına. Kendi amaçsızlığımdan ve umursamazlığımdan rahatsız olurken, başkalarının da aynı dertten muzdarip olduğunu görmek, hele de bu şahsi rahatsızlığımı içime atıp çok parlak durumdaymışım gibi görünmeye çalışmak... Hayatta elde edebileceğim bir çok güzelliğe şimdiden sahip olsam da sadece bir eksikten dolayı bunların tadına varamamak, işin kötü yanı sevdiklerimin de aynı eksiklikten dolayı hayattan zevk almayı bırakmalarını göz göre göre izlemek... Bir de üstüne bir arkadaşımın (isim vermiyorum, bunu okursa kendisi hemen anlayacak :D) bu günlerde en son dinlemem gereken şarkıyı benimle paylaşması çok acı oldu.
Herkes yalnızdır kendi buzdan şatosunda,
Biri gelip duvarları eritsin ister.
...
Herkes bir savaşçıdır kendi savaşında,
Birisi için gardını indirmek ister.
Biri gelip duvarları eritsin ister.
...
Herkes bir savaşçıdır kendi savaşında,
Birisi için gardını indirmek ister.
Evet, Model'in Buzdan Şato'sundan bahsediyorum. Şarkının genelindeki ergen liseli havasına rağmen, sözleri okuyunca birkaç dakika boş boş baktım ekrana. Okumaz olaydım, en yanlış zamanda çıktı karşıma. Neyse artık oldu bir kere, yapacak bir şey yok. Onun için, bu da bana ve bana bunları yazdıranlara gelsin :)
Buzların kendi kendine erimeyeceği belli, onun için risk almak şart. Biz de alırız ne yapalım, şu zamana kadar almadık da ne oldu, kaybettiğimizle kaldık. Önümüzdeki maçlara bakalım biz de; güzelliklerin tadını çıkarmanın ve buzdan şatoyu eritmek için kibriti bulmanın zamanı geldi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





