26 Nisan 2011 Salı

Bıraktım kendimi, dinliyorum...

Doğduk, annemiz ninnilerle uyuttu bizi. Biraz büyüdük, kumandayı kapıp evde çığlıklar atmaya başladık. Gençlik çağına geldik, dişimizle tırnağımızla artırdığımız paralarımızı konser ve albümlere yatırdık. Hayatımızda bazı kayıplar oldu bazen, ağıtlar yaktık arkasından. Müzik hep vardı hayatımızda bir şekilde.

Bazen bulunduğumuz ortama ait hissetmedik kendimizi, daha ideal köşeler canlandırdık kafamızda. Belki sevgimizi sunduk, sunduklarımız ortada sahipsiz kaldı. İç dünyamızda ne dönerse dönsün, hep şarkılarla kuvvetlendi duygularımız ya da zihnimiz. Altta listeleyeceğim şarkılar da işte beni böyle uçuranlardan bazıları. Kimileri daha da hüzünlendiren, kimileri ise mutluluk aşılayan cinsten.

El Cordobes - Pierre Sellin
Önceki yazımda da bahsetmiştim bu şarkıdan. Şarkının başında arenadayız, sonrası ise sizin tercihinize kalmış. Ben kendimi yeşilçam filmlerinde buluyorum nedense, uzun kirpikleri ve iri gözleriyle Türkan Şoray canlanıveriyor gözümde. Sonra ise o havadan kurtulup şarkının hüznü kaplıyor beni, yalnız yolculuklar için birebir bu şarkı.

Ending Credits - Opeth
Hiç söz olmadan bir his bu kadar başarılı verilebilir dinleyiciye. Şarkı biterken siz de bitiyorsunuz, herşey tükeniyor bir anda. Bitişi hissettikçe, şarkıyı başa alıp siz de yeni bir başlangıç yapıyorsunuz. Hayatın döngüsünü hissediyorum resmen bu parçayla.

Maria Mena - Just Hold Me
Herhangi bir şarkı gibi görünüyor ilk bakışta ama, aslında sözleri oldukça sade ve duru. "And why can't you just hold me, And how come it is so hard " demiyor mu Maria, o anda benimle konuşmayın çünkü sizi dinlemiyor olurum.

Still Loving You - Scorpions
Gün ağarmaya başlamış, gökyüzünde gittikçe tonu açılan mavilik belirmiştir. Muhtemelen o saate kadar ya proje yapılmıştır, ya da vatan millet kurtarılmıştır halının üzerinde. İşte hal böyle iken, camdan dışarısı izlenirken dinlenebilecek en iyi şarkılardan biri. Yalnız biraz tehlikelidir; dertliyseniz sizi üzüntünüze biraz daha gömer, hatta gözyaşları saklandıkları yerden çıkar meydana (ekürimle yaşadık, oradan biliyorum). Ama bu durumdayken iki kişiyseniz, birbirinizin derdine daha da ortak olur, üzüntünüzün içinde biraz daha boğulsanız da birbirinizi kurtarıyor olursunuz. Kısacası biten gecenin ve geçen günlerin hüznünü perçinler, ama burnunuzun dibindeki desteği ve yoldaşı da gözünüze sokarak mutluluk aşılar bir yandan.

Space-Dye Vest - Dream Theater
Daha şarkı başlarken vuruluyorsunuz zaten. Bitişe yaklaştıkça biraz daha öldürüyor, en sonda da en ağır sözler geliyor:
"And I'll smile and I'll learn to pretend
And I'll never be open again
And I'll have no more dreams to defend
And I'll never be open again"
Başka söze ne hacet...

To Bid You Farewell - Opeth
Şarkının her bir bölümü ayrı güzel. "As I am falling again" dedikten sonra yavaş yavaş düşüyorsunuz, boşlukta bekliyorsunuz. Ardından ise söylenen yalana ve çabalarınızın karşılıksız kalışına isyan başlıyor, orada kopuyor zincirler. Bu şarkıyı bir arkadaşım sayesinde keşfettiğimde, 3-4 saat boyunca aralıksız art arda dinlemiştim, o derece sapıklamıştı durumum.

November Rain - Guns N' Roses
"Sometimes I need some time...all alone
Everybody needs some time...on their own
Don't you know you need some time...all alone"
Sözlerin tamamı çok net ve gerçek, özellikle de şu üç dize en sevdiğim kısmı. Çoğu zaman atladığım/atladığımız bir gereksinimi çok güzel vurguluyor. Bir de şarkının bitişi var tabi, dinle dinle doyamıyorum şahsen.

Somewhere Over the Rainbow - Israel Kamakawiwo'ole
Yaz gelir, yeşil erikler artık ağaçlardan toplanacak kıvama gelmiştir. İşte o zaman kulağımda kulaklık, bu şarkıyı dinleyerek başlarım erik ziyafetine. Şarkıda mavi kuşlar uçuyor, ben de onlarla uçuyorum o güneşli günde. Kışın en uyuz gününde bile bunu dinlerken kendinizi sahilde hissedebilirsiniz, hatta 50 İlk Öpücük filminde bir karakter de olabilirsiniz, malum bu şarkı o filmin soundtrack'lerinden. Ek olarak, uyumadan önce de dinlenesi bir şarkı bu, içinizi huzur kaplamış bir şekilde uyumanızı sağlar.

Comptine D'un Autre Ete-L'Apres Midi - Yann Tiersen
Huzur dolu bir bahar ya da yaz sabahı gibi, nitekim şarkının adı "nursery rhyme of another summer: the afternoon" olarak çevrilmiş, yani "başka bir yazın tekerlemesi: öğleden sonrası". İnsanı dinlendirirken alıp götürüyor sahile ya da yemyeşil bir bahçeye anında.

Everything to Lose - Dido
Kabul, buna kesinlikle sıradan bir parça diyebilirsiniz. Aslında nakaratı tam uçup gitmelik. Bu şarkıyı evde son ses dinlerken göklere yükselmiş hissi veriyor insana. Her ne kadar sözler sevgiliye yazılmış olsa da, ayrılık sonrası ya da yalnızlık için daha uygun bir havası var müziğinin sanki, en azından bendeki etkisi o şekilde artmıştı.

Is This Love - Whitesnake
Bu şarkıdaki "Is this love" vurguları çok hoşuma gidiyor, Gece yarısı herkes kabuğuna çekildiğinde, kendinizle baş başayken iyi gidiyor bu parça, gerçekten "this must be love" diyebilmek istiyor insan dinledikçe.

Şarkılar tarz olarak birbirinden oldukça bağımsız, ama son 10 ayıma baktığımda favori şarkılar listemden hiç eksik olmamışlar. Bu listedekilere eklenebilecek çok şarkı var aslında, ama bir yazı için bu kadarı bile fazla tabi, umarım sizlerin de hoşuna gider.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Matadorun Müziği

Yüzyıllardır yazmıyor gibiyim. En zevkli uğraşımı geçici işler uğruna bırakmışım resmen, neyse ki doğru yolu buluyorum yeniden. Bu ani geri dönüş de çok özel bir şarkı sayesinde oldu.

Chez Vouz, Fransız Sokağı'nda şirin bir restaurant. Güzel müzik eşliğinde sakin bir sohbet için biçilmiş kaftan diyebiliriz, şiddetle tavsiye ediyorum. Aslında etrafındaki mekanlar Ankara'nın 7. cadde kafelerini aratmayan, birbirinin kopyası anlamsız yerler gibi görünüyor ama Chez Vouz sıyrılmış resmen aralarından. Ama burayı benim gözümde ayıran ise fonda dinlediğimiz müzik. Playlist'in içeriğini paylaşmayacağım, çünkü şarkıları mekanın işletmecisinden zar zor(?!) kaptım. Ama biri var ki, dinlerken mest oluyorum: El Cordobes.

Bazı şarkılar vardır, kafanızda o an neler dönüyor olursa olsun, bir anda sizi alır uçurur kendi alemine, şarkının içinde bulursunuz kendinizi. İşte bu da o şarkılardan biri. Hem yıllar öncesine sürükledi beni, hem de azıcık hüzün taşıyan bir huzurla doldurdu içimi zaman kavramını yok ederek; garip kısacası.

Şarkıyı şuradan dinleyebilir, buradan da kutsal bilgi kaynağındaki ayrıntılarını okuyabilirsiniz. O değil de, sanırım bu özel şarkılarımın bir listesini yapıp burada paylaşacağım, an itibariyle karar verdim.

7 Ocak 2010 Perşembe

Haberin var mı Ntv'nin umursamazlığından?

Son 1 ay içinde ne öğrendim? Televizyon kanallarına güven olmayacağını. Daha daraltayım, hediye kazanırsanız sizi gönderim zamanı ile ilgili avutmalarına inanmamamız gerektiğini öğrendim.

Yaklaşık iki buçuk ay önce Ntv'de "Haberin var mı?" adlı yarışmaya katıldım. O günden beri de kazanmış olduğum Sony Playstation 3'ümü bekliyorum. Kazandığımın ertesi günü telefonda sordum ne zaman gelir diye ntv'deki bayana, "2 hafta içinde yollarız" dedi yanlış hatırlamıyorsam. "Vaaay ne kadar hızlı" diye geçirdim içimden, tabi yanlış yargıya varmışım meğer. Bekleyiş o bekleyiş... Bir kere daha aradım o telefon görüşmesinden 3 hafta sonra Haberin var mı'yı. Yine "1 haftaya yollayacağız, biz sizi kargo yollanmadan önce ararız" dedi ntv'den bir bayan. O bir hafta da geçti, üstüne biraz daha geçti. Sonra hediye kazanan başka birinden öğrendim ki 2 aya anca yollanırmış, daha doğrusu ona telefonda öyle demişler ki o da beklemede şu an zaten :D Baktım ben kazanalı 2 ayı da geçti, dedim bir arayayım ntv'yi yine. Telefondaki diyalog şuna benzer birşey oldu ana hatlarıyla:
Ben: Ben 2 ay önce ps3 kazanmıştım ama hala gelmedi.
Haberin var mı: Gelecek hafta içinde yollayacağız Elif Hanım.
Ben: Geçen sefer de böyle demiştiniz. Her aramamda böyle dendi ama hala gelmedi.
Haberin var mı: Yılbaşı öncesinde stoklarda sorun çıkmış olabilir.
(Not: Benim bundan önceki görüşmem yılbaşından 1 ay öncesine tekabül ediyor, maşallah ne sorunmuş)
Ben: Yani haftaya yollanır diyorsunuz?
Haberin var mı: Evet. Biz sizi zaten yollamadan önce ararız.
Ben: (dumur olmuş bir surat) Peki o zaman, bekliyorum.

Böyle gereksiz yere ısrarcı olmayı seven biri değilim. Telefondaki bayan benim ne demeye çalıştığımı çok iyi anladı (diye umuyorum), daha da üstüne laf saymakla uğraşamadım o an. Ama artık yuh demek istiyorum Haberin var mı ekibine; ya adam gibi söyleyin hediyeniz gecikebilir diye, ya da yollayın! Olay artık arabada tatile giderken yol boyunca annesinin başının etini yiyen çocuğa döndü.
-Anne daha ne kadar kaldı?
-2 tepecik daha geçince Halenur.
-Peki.
...
-Anne ne zaman gelicez?
-Şu tepeyi de geçince Halenur.
...
-Anne daha gelmedik mi?
-3 tane daha tepe var, ondan sonra Halenur.
-!!!

Esefle kınıyorum seni ntv & haberin var mı. Tüm sömestr hayallerimi yıktın, bir de yüzsüzce haftaya yollarım diyorsun hala...

31 Aralık 2009 Perşembe

4 yıl biterken...

2006 Eylül… 2009 Aralık… (hatta 2010 Haziran’a kadar da yolu var). Kocaman 4 yıl, insan ömrünün en renkli dönemine denk gelen dört yıl. Gülüşler, göz yaşları, paylaşılan onlarca anı… Tüm bu anılarıma dahil olan, ve duygularını alttaki yazılarda benimle paylaşan arkadaşlarıma teşekkürler, hepinizi seviyorum =)

Birbirimizin büyümesini izledik resmen. Daha küçücüktük geldiğimizde, karşılaşacaklarımızdan habersiz. Bir günümüz diğerini tutmadı, hepsi farklı şeyler öğretti hayata dair. Nerden bilebilirdik ki içtiğimiz kahvenin “kabahat” olduğunu, gittiğimiz mekânın bir gün evimiz gibi olacağını, Burger’da ranch sosun biteceğini, bahar şenliklerinde çok yorulduğumuz(!) için yardımsız yurda gelemeyeceğimizi, morun senin rengin olduğunu, sabahın ilk ışıklarının günün başlangıcını değil de bitişini ifade edeceğini… Ağladığımız zaman sel yarattığımız, güldüğümüz zaman diğer odalardan bolca küfür yediğimiz zamanların ve gelecekte yaşayacaklarımızın şerefine diyorum Eküri:) İkizin :p

Elif'im flamenkonun yükselen yıldızı, reginayın biricik üyesi arkadaşım. Hep neşe dolu, en umutsuz hallerde bile umut dolu olan insana umut aşılayan, hiçbir zaman karamsar olduğunu görmediğim reginayım. Her zaman ne istediğini bilen ve onu elde etmek için elinden geleni yapan inatçı bir o kadar da azimli arkadaşım. Hayatta hiçbir şeyin seni alt edemeyeceğinden kendimden emin olmadığım kadar senin için eminim. Yeri geldi birlikte güldük birlikte çılgınlık yaptık en önemlisi hep birlikte beraber ağladık. Birlikte geçirdiğimiz gölgemizin:) hep eğlence olduğu aksamlar hiç bitmesin sürüp gitsin hatta taaa Avrupalara kadar gidip sınırları aşsın yaa;) Birlikte benim dağlara olan tutkumu gidermek için yine Uludağlara gidelim sen de mochanı iç:) Günün her anını her saniyesini her zaman planlayan insan bir sonraki planın hep ben olayım tamam mı, beni hiç ama hiç planlarının içinden çıkarma. Sen çıkarsan bile planlarında olacak insan Kübra:)

Azcık geç oldu tanışmamız bir yıl kadar ama hiç fark etmedi, biz zaten günü 25 saat yaşadığımız için çok kolay arayı kapattık hatta ne kadar sıkı kapattıysak 3 yıldır hiçbir şey ayıramadı bir de üstüne reginae olduk. Önce her şey saatlerce süren telefon muhabbetleriyle başladı (malum sen geveze, dedikodu da bol olunca), sonra baktık böyle zor oluyor tam karşı odamıza taşındınız ki bu bile çözüm olmayabilir; aynı ev şart bize Reginae'ın moru en çok seven, en planlı, en iyi niyetli, en düşünceli, en duygusalı (her an kapıdan ağlayarak gireceksin diye bekliyorum), en flamenkocu, en allakkatör, en iyimser, en sevgi pıtırcığı, canım arkadaşım iyi ki varsın ve iyi ki hep de olacaksın. Daha ne günler yaşayacağız kim bilir gölgeli, gölgesiz, zakkumlu zakkumsuz, zombie yada değil belki çok soğuk bir ülkede belki İstanbul’da (tutkumdur), belki dünyanın diğer ucunda ama illa ki beraber. Telefonum hep everything coming up roses çalacak, anlayacağım ki elüfüm arıyor.Başımda tacım,elimde hep sihirli değneğim olacak sayenizde, bir derdin olduğunda hep koşup geleceğim.Hemen bir gölge yapacağız ne dert kalacak ne keder Elüfüm, iyi ki dostum olmuşsun, seni çok seviyorum ben. Aylün

Elifff, f'leri neden uzattım hiç söylemedim mesajlarda maillerde hep böyle yazdım, bu şundandır ki Elif diyince yüzüm gülüyor ya ondan bir yansıma olarak bilmiyorum anlamsız da olsa aklımda böyle kaldı değiştiremedim de : ) MT de hep güler yüzlü her zaman merhaba diyen ilgilenen birini görmek çok iyi bir şey tabi benim gibi okula alışmakta zorlanan biri için ve senin ve Ayşe’nin sayesinde daha çabuk alıştım daha rahattım kendime güvenimin gelmişti. Ve data projesi… Ya proje şudur: sabahlama, gecenin geç saatlerine kadar çalışmanın etkisiyle her şeye gülecek kıvama gelme, saçmalama, çalılardan atlayıp gece sanatsal fotoğraflar çekip bol acı soslu pizza eşliğinde çalışma ve ek olarak en önemli eğlenme ki bunları yapmak bile başlı başına eğlence sayılır. Okula geldiğimde mutlu olmak için nedenlerimden biri olduğun için sana teşekkür ederim. Hep hak ettiğin gibi mutlu ol. Hak ediyorsun çünkü mutlu olmayı. Ama bu seni rahat bırakacağım anlamına gelmez. :)) Leve

Ortaokul, lise, üniversite… Eee daha ne kaldı? hayatımızın en önemli yıllarını dip dibe geçirdik be cancan... Şimdi insanlar diyecek hani nerdeydin üniversitede adını duymadık ya hiç? Hadi bee! Üniversite neymiş ya biz üniversiteye kadar öyle güzel, saf günler geçirdik ki son 3 sene aynı bina için de dolanmasak da o günler sayesinde var olan kardeşlik bağı bizi bir arada tuttu hep. Biz senle kardeş olmuşuz be Elifim... Şimdi başlayacak olan günlerinde de bu kardeşliğin var olacağını biliyorum, hatta eminim. Kapına dayanıp, bana teyze diyen küçük cancanlarınla beraber günümüzü gün edeceğiz. Hep beraber, mutluluk içinde. Bahanur

Şu okulda tanıdığım ilk insan, ilk ve yeri ayrı oda arkadaşım; seni tanımadan önce korkudan ve meraktan ölüyordum nasıl biri acaba bu kız diye. Şimdi gidişine üzülüyorum… Neler yapmadık ki birlikte: en unutulmazı bir üçlü olup actionlı gecelerimizdir ki ben sonu gelsin istememekteyim. Benim yerime bulsanız bile bir üçüncü, aynı hazzı alamazsınız söyleyeyim. Özleneceksin. Arkandan da bir tas su dökeceğim bilesin! Ece

Elif dedim, bu kadar kafa sallamayalım dedim, çok oynadık biraz oturalım dedim, bu hafta da dışarı çıkmayalım dedim. Haha, kim inanır? Hiçbirini de demedim ki! Ohhh gezdik, eğlendik, yeri geldi dinledik, yeri geldi karaoke yaptık bet sesimizi dinlettik... Aslında biliyor musun beraber bunları yaşamak nasıldı? Muhteşemmm..! Varlığınla mutluluğumu taçlandırdığın her an için Gracias mi guapa latina..! Hep birlikteyiz.. Ceren

İşte facebooktaki farmville’in gerçeğini her sene oynayan, kedileri köpecikleri ile beni kıskandıran arkadaşım :) Ayrıca sadece kıskandırmaz Elöf çok güzel insani çalıştırabilir bazen bunu ortağı Ayşe’yi katarak gerçekleştirir. Buzdolabı taşıtır, laptop taşıtır... :P Saka bir yana bunların hiçbiri benim gözümde büyümedi hepsini severek yaptım :) Çünkü sen benim için düşünceleri ve davranışlarıyla en çok değer verdiğim ve ileride de başarılı bir kariyerin olacağına emin olduğum nadir arkadaşlarımdan birisin (ileri görüşlüyümdür bilirsin :)) Zaten evine ziyaretine geleceğim kedilerini, köpeklerini, ineklerini görmeye bilesin özellikle Şerbet’i gelip göreceğim :) Umarım yööt demeyi hiç unutmaz, her zaman başarılı ve mutlu olursun. Yiğit

Üniversite hayatımı siyah beyazdan renkli televizyona geçiren melek ekibimin esmer olanı. İyi, kötü fark etmeksizin her günün dostu. Üniversite hayatının ufak ufak sona ermek üzere olduğu için üzüntü duyuyorum, hatta bitirmemeni ve buralarda kalmanı pek bir isterdim. Böyle hani vapurlar martılar güzel ya, hayat bir garip ya, işte sen o gariple güzel arasında gidip gelen hayatı dolduran biricik arkadaşımsın. Hep mutlu ol. Berkay

Zamanın göreceli bir kavram olduğunun kanıtıdır sanırım şu geçen dört sene. Zira o kadar keyifli ve güzeldi ki nasıl geçtiğini anlayamadım bile. Olayların başlangıcına dönersek; ilk tanışmamız muhtemelen MT toplantısı için Zeynep Köksal'da bulunduğumuz soğuk bir Bilkent Akşamı'nda olmuştur. Geçen bu zaman içinde anladım ki masmavi gözlerinin arkasındaki Trakyalı kimliğinle tanımaktan mutlu olduğum, konuşurken çok şey öğrendiğim harikulade bir insansın. Önceliklerini gerek kulüp ortamında gerekse okulda her zaman için doğru belirlemiş, mantığı doğrultusunda davranan, sözünü esirgemeyen, kısacası "aklı başında" olan pek sevgili Frau Büyükcan'a hayatı boyunca mutluluklar dileyip "haydasana be ya" demek istiyorum. Uğur Kart

Bre Elif Kızanım. Yemyeşil gözleriyle beline kadar saçlarıyla bizi bizden alan Elif. Ayşe deyince ilk akla gelen, Elif deyince ilk akla Ayşe’yi getiren insan =) Her ne kadar bilmesen de senin sayende içimde bir Trakya sevgisi oluşmuş durumda =) Seni blogdan tanıdım ben, aslında ne kadar derin, ne kadar ince bir insan olduğunu seni okuyunca anlayabildim. Gönül isterdi ki daha çok şey paylaşalım=) Kısmet değilmiş. İleride çok başarılı müthiş bir iş kadını olacağına dair derin hisler var içimde. Seni o günlerde görebilmek dileğiyle Elifcim. Saygın

Güzelliğin, kibarlığın ve güler yüzünle hep en sevdiğim arkadaşlarımdan oldun bölümde. Son sene aynı yurtta kalmamız nedeniyle daha çok görüşme fırsatımız oldu. Birlikte ders çalışmamız, mutfak+kat arası sohbetlerimiz hepsi çok keyifli anlardı =) Umarım her şey gönlünce olur… Fatma

Ekürisi Ayşe sayesinde tanıdığım, bölümün en sosyal kızlarından. Seni ve Ayşe’yi daha çok MT organizasyonlarında tanıdık, oradaki alımlı, güzel hallerinizle. Ama kalbin de en az yüzün kadar güzel(özellikle bir ara uçuktan a.jolieye benzeyen halin süperdi), umarım hayatta çok mutlu olursun:) Sinem

Mütemadiyen geyik yapabilme kapasitesine sahip, durduğumuz yerde bile eğlencenin dibine vurduğumuz harbi insan. İyi ki dört yıl boyunca beraberdik ve okula ilk geldiğimde hissettiğim doğal ortamından uzaklaşmış vahşi tür semptomları beni esir alamadı. MT yemeklerindeki misafirperverliğinizi unutmayacağız efenim. Arigato-ne? Mutlak kesişecek olan yollarımız açık olsun değil mi? GÜLCAN

Siyam ikizlerinin esmer olanı, Mt’nin vazgeçilmezi güzel kız, kanka insan. 2009'a birlikte merhaba dedik baktım sene bitiyor. 76 çimlerindeki anılarımızı unutmayacağım, kübişin doğum gününü de. Hayatının gözlerin gibi güzel geçmesi dileğiyle. Merve

Elif, biz hep birlikte az eğlenmedik, kendimizi alışverişe kaptırıp Aykut’la Yiğit’i mağaza kapılarında az bekletmedik. Şimdi bu güzel günlerin sonuna geldik, ama yaptıklarımız güzel birer hatıra olarak çoktan yer etti bile zihnimde. 4 sene boyunca yaşadığımız onca şeyi burada 3-4 satıra sığdırmak çok zor, sen en iyisi Körpe’ye iyi bak, o bizi ve dostluğumuzu sana hatırlatır. Hayatında neşenin hiç eksik olmaması dileğiyle... ESRA

Elif Hanımın Çiftliği... Benim ileride belli bir yaşı geçtikten sonra gerçekleştirmek istediğim hayalin bir kısmına sen şu anda sahipsin aslında. İçtenliğin, sıcaklığın ve CS organizasyonlarındaki başarın asla görmezden gelinemez. Senin organize ettiğin ve beraberce eğlendiğimiz akşamları hatırlayıp “ah keşke Elif yakınlarda olsa o birşeyler ayarlardı” dememek için umarım ileride uzaklarda olmazsın diyorum. Mutlu, sağlıklı ve başarı dolu bir hayat senin olur inşallah. Haydi eller havaya... Aykut

Seninle ikinci sınıfta BCC’de digital çalışırken tanışmıştık. Senin gibi sıcakkanlı birine alışmak çok da zor olmadı. Düşünceli davranışların ve kurduğun içten diyaloglarla, hoş sohbetinle herkes tarafından sevilen biriydin seni tanıdığım üç sene boyunca; kuşkusuz öyle olmaya da devam edeceksin. Seninle birlikte olduğumuz zamanları düşünüyorum da: Digitalde aynı eğlenceli sınıftaydık, MT’de birlikte güzel bir dönem geçirdik, tatil zamanında bile sıkıldığımda seninle konuştum, bir de geçen seneki şenlikte birlikte geçen eğlenceli zamanlar. Eğlenmesini iyi bilen ve yanındakileri de eğlendirebilen biri olarak seni tanıdığımdan beri geçen üç sene içinde seninle daha fazla vakit geçirebilmeyi isterdim. Sana başarılı, sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum. Umarım geleceğin de gözlerin gibi güzel ve parlak olur. Onur Özcan

Benim tabirimle Gül abla, her türlü ders olayını sorabildiğim, arkadaşlığını sevdiğim, ablalığından şikayetçi olduğum kızcağız. Yusuf

Toplantılar, organizasyonlar derken az koşturmadık MT yollarında. Proje demeden sınav demeden konuşmacı topladık beraber. Biraz bencil bir dilek olacak ama hayatta hep senin gibi takım arkadaşları diliyorum kendime ve tabi sana da sevgi, başarı ve mutluluklar YK hanım. Ha bu arada güncel dedikoduları kimden dinleyeceğim ben yaa…:) Fatih

24 Kasım 2009 Salı

Müzik engel tanımaz...

Diyarbakır'da 2. ve 3. sınıf öğrencisi 6 çocuk bir araya gelip bir müzik grubu kurmuş: Grup Heyra. Enstürmanları da bateri, saz, klavye, davul, darbuka. Grubun ismi nereden geliyor derseniz, "Bize hayran olsunlar" diyor grubun bateristi Kenan. Yalnız onların diğer gruplardan farkı yaşları değil sadece, enstürmanlarını kendilerinin yapmış olmaları. Nasıl mı? Tenekeden, salça kutusundan, varilden bateri, davul, darbuka; tahtadan yontulmuş klavye ve saz.
Düğünlerde köylerine gelen orkestraları izlerken heveslenmişler, kendileri de grup kurmaya karar vermişler. Kenan orkestracılardan biraz öğrenmiş bateri çalmayı (Bence bayağı da yol almış; çalarken arada solo bile atıyor). Gerçek enstrümanları alacak paraları da olmayınca, kendi çalgılarını yapmayı düşünmüşler. Bu gençler bayağı ün de yapmış, Beyaz Show'a çıkmışlar. Grup Heyra'nın sahne performansından bir örneği de burada bulabilirsiniz.
İnsan istedikten sonra bahaneler anlamsız kalıyor; yeter ki kafaya koysun. Ben kendimi onların yerine koyuyorum da, enstrüman olmadan herhalde denemezdim öyle birşeyi. Denesem de bu kadar ilerletmezdim tahminimce. Çocukları gerçekten tebrik ediyorum, kendilerini keşfedip meraklarının peşinden gittikleri için...

13 Ekim 2009 Salı

Yurtdışında eğitim deneyimi isteyenlere...

Yazın Work&Travel ile Amerika'da muhteşem zaman geçiren arkadaşlarınıza mı özeniyorsunuz? Tüm teknolojik aletleri kendi kazandığınız parayla en ucuza almak mı geçiyor aklınızdan? Filmlerde izlediğiniz tüm güzellikleri bir de canlı canlı görmek için can atmıyor musunuz?

"Dil en iyi anavatanında öğrenilir" sözünü hiç duydunuz mu? Hem eğlenin, hem yabancı dil öğrenin, hem farklı kültürlerle tanışın, her ülkeden arkadaş edinin! Yurtdışında dil okuluna giderek tüm bunları kolayca yapabilirsiniz.

TOEFL, IELTS, GRE, GMAT, SAT kursu mu arıyorsunuz? Bu sınavlara yurtdışında da hazırlanabilirsiniz.

Lisans, yüksek lisans, doktora eğitiminizi dünyaca ünlü okullarda alabilirsiniz.


Kısacası, yurtdışında eğitim alabileceğiniz birçok program var. Omega Yurtdışı Eğitim Danışmanlık işte bu noktada size ücretsiz danışmanlık yaparak yardımcı oluyor. Anlaşmalı olduğu ünlü üniversite, dil okulu ve şirketlerle sizlere birçok fırsat sunuyor.

Ayrıntılı bilgi için, http://www.omegaegitim.com.tr/

8 Ekim 2009 Perşembe

Kreatif (!)

Haber okumaktan nefret ediyorum; içim karardığı için. Bir yandan da eğleniyorum, garip garip anlamsız olaylara rastladığım için. Enteresanlık örneği iki konu var bu yazıda da...

"____", kelime anlamıyla toplumun tüketim trendlerini belirleyen tüketim anlayışı olarak tanımlanılmaktadır. "____" bununla beraber, İtalyanca'da değişiklik gereksinimi veya süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik olarak geçmektedir. Bir diğer anlamı da, belirli bir süre etkin olan toplumsal beğeni, bir şeye karşı gösterilen aşırı düşkünlüktür.

Vikipedi'den alınan bu tanımda boşluğu dolduran sözcük tabi ki moda. Bir de tarz var, TDK'nın "Özel oluş veya davranış biçimi, üslup, stil, janr" olarak tanımladığı. E bunların oluşumda önemli rollerden biri de tasarımcılarda haliyle. Yaratıcılıklarını, hayalgüçlerini tasarımlarına döküyorlar. Döküyorlar da, bazıları iyice abartmış bence. Tamam her tasarım günlük hayatta kullanılsın amacıyla yapılmıyor da, suyunu çıkartmamak lazım yaratıcılığın. Biz ince topuklu ayakkabılardan bile şikayetçiyken, bu mankenler o podyumda kim bilir neler geçirdi içinden...




Bir diğer takıldığım da, bugün okuduğum başka bir haber:



Bir güvenlik blogcusunun ele geçirilen hotmail hesapları üzerine yaptığı araştırma sonucunda çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı! Yapılan araştırma sonucunda ele geçirilen hesaplara arasında kullanılan en popüler Hotmail ve MSN şifresinin 12345 olduğu ortaya çıktı.
Acuntetix blogcusu Bogdan Calin, 10.000 hesabı inceledi. Bunlardan 82 tanesinin şifresinin 12345 olduğunu gördü. Diğer popüler şifreler ise 12345678, 1234567 ve tahmin edebileceğiniz gibi 111111 oldu.
Anlaşılabileceği gibi kullanıcıların büyük çoğunluğu çok zayıf şifreler kullanıyor. Yüzde 43'ü sadece küçük harf kullanırken, kullanıcıların yüzde 19'u sadece sayısal şifre tercih etmiş. Şifrelerin sadece yüzde 6'sı olması gerektiği gibi güçlü şifrelerden oluşuyormuş.
Hem şifrenizi basit seçin, ondan sonra "Aaayyhh bnim msnim hacklendüüü!!!" İnsanlar doğum tarihinizi bile kullanmayın diye uyarıyor, kimileri de gidip 1111 yapıyor (ne de olsa doğum tarihini ve ismini içermiyor!). Bence insanlar yaratıcılığını biraz da şifrelerine dökmeli, bazen eğlenceli bile olabiliyor. Mesela otobüs bileti alırken yazıhane görevlisi üyelik hesabınızdan giriş yapacağı zaman renkli sahneler birkaç saniye uzağınızda :p (Başıma geldi, oradan biliyorum)
Yaratıcı olabilmek hoş şey, güzel şey. Ama fizibilite de lazım, uygulanabilirlik önemli. (Aldığım endüstri müh. dersi bir işe yarasın, değil mi?)

9 Eylül 2009 Çarşamba

5:1

Geçenlerde evde elime bir kitap geçti: Değişim Mühendisliği Devrimi. Yeni bir kitap olduğu söylenemez ama değindiği noktalar iş dünyasında çok faydalı olacak ayrıntılar. Bir şirketin daha verimli iş çıkartabilmesi için gereken değişim mühendisliği çabalarını anlatıyor kitap. Değişim mühendisliğinde başarılı olan ve çabalarını eline yüzüne bulaştıran küçük ve büyük ölçekli şirket örneklerine de yer verilmiş.
Kitaptaki örneklerden anladığıma göre, şirketlerin satışlarının azalmasında, ya da müşteri memnuniyetinin azalmasında en etkili faktörlerden biri, iş süreçlerinin uzatılması ve sürece ihtiyaçtan fazla elemanın dahil edilmesi. Yani, toplamda bir kişinin tek başına yarım saatte bitirebileceği bir işin 5 kişiye paylaştırılması ve dolayısıyla sürenin 3 saate çıkması durumu. Bugün bunun canlı örneğini gördüm Makine Kimya Endüstrisi Kurumu'nda.
Diyelim ki MKEK'den fişek alacaksınız. Süreç şöyle işliyor:
1) Daha önceden almış olduğunuz ihtiyaç belgenizi ilgili memurlara (muhatap olunan 1. kişi) verip kaydınızı yaptırıyorsunuz ve ödeme için vezneye yönlendiriliyorsunuz.
2) Vezneye gidip ödemeyi yapıyorsunuz. (2. muhatap memur)
3) Yan odaya geçiyorsunuz. Burada görevli bir memur faturanızı bastırırken (muhatap olunan 3. kişi), diğer memur (muhatap olunan 4. kişi) basılan faturayı kaşeleyip onaylar. Siz de faturanızı alıp fişekleri almaya gidersiniz.
4) Fişeklerin verildiği depoya gidip görevli memura (muhatap olunan 5. kişi) faturanızı verirsiniz ve fişeklerinizi alırsınız.
Bu süreçteki kişiler 7 de olabiliyor gördüğüm kadarıyla, ama ben minimum 5 olan durumu ele aldım. Bir de şöyle olabilirdi olay: İlgili masaya gidersiniz; ihtiyaç belgenizi ve ödenecek parayı verirsiniz; memur da size fişeklerinizi ve faturanızı verir. Çok da zor olmasa gerek; nitekim bu olayların hiçbiri özel eğitim ve süper zeka gerektiren işler değil. Bu kadar basit bir iş için bu kadar zaman harcanması karşısında bugün yapabildiğim tek şey: her masa/vezne değiştirmemizde gülmek (gülümsemek değil, gerçekten gülmek).
Yine takdir ettiğim bir noktayı da belirteyim: İlk olarak ihtiyaç belgenizi verdiğinizde, sizin hangi veznede ne kadar ödeme yapacağınız kurumiçi bir ağ üzerinden diğer bilgisayarlara aktarılıyor. İsminiz bilgisyar üzerinden vezneye aktarılmış oluyor yani; teknoloji az da olsa kullanılmış sağolsunlar ki!
Sizlere de tavsiye ederim; her masa değiştirmemizde babamla birbirimize bakıp gülerken çok eğlendim şahsen. Ama MKEK'nin (ve tabi ki benzer durumdaki diğer devlet dairelerimizin) durumuna üzülmemek de elde değil hani...

18 Ağustos 2009 Salı

Constantinopolis vs. Angora

Ne çok karşılaştırılır şu iki şehir. Ekşideki yorumları okuyorum da, Ankara başlığı altında bile garibim şehir hep İstanbul’la kıyaslanmış. Kardeşim Ankara’yı tasvir edin tutup “aaa denizi yok” diye yereceğinize; onu da başka başlıkta yazın ne olur sanki! Tabi bunu dememe rağmen ben de kıyas yapacağım; ama en azından benim başlığım bu :D

Bursa’da büyümüş biri olarak, 3 yıldır Ankara’da öğrenci hayatı yaşıyorum. Son 1 aydır da İstanbul’dayım staj bahanesiyle. Ankara’ya gidişim ve alışmam zor olmadı; liseyi yatılı okumamın ve Ankara’nın Bursa’dan büyük olması sayesinde.”Iıııyy Ankara’ya gidip napçam orda” demedim lisedeyken; ama son iki yıldır şunu hep tekrarlıyordum: “Büyük konuşmak gibi olmasın ama, İstanbul’da zorunlu kalmadıkça yaşamam. Kalabalık, yoğun trafik, pahalı, bilmem ne…” Peki şimdi? Eee şeey kem küm, “Ya iyi maaş alırsam neden olmasın? Hayat burada, eğlence burada, manzara burada oh mis” :D Ne kadar büyük konuştuğumu seneye göreceğiz bakalım…

Her ne kadar İstanbul’un kış halini gerçek anlamda görmemiş olsam da (periyodik akraba ziyaretleri dışında), yeterli zaman geçirdim burada kanımca. Ne gördüm?

- Gezeceksiniz burada arkadaş! Ben gezemedim, siz gezin. Haftasonlarını boş geçirmeyin hazır olanaklar varken. Milyon tane konser festival var, gidin bolcana.

- Yaz trafiği katlanılmaz değil ama yine de insanı sıkıyor. Arabanın her dur kalk yapışında benim cinlerim tepeme çıkıyor, sonra babam benim sinirli halime katlanmak zorunda kalıyor. Kışın durum nedir bilmek bile istemiyorum.

- Boğaz güzel şey tabi :D Manzara manyağı biriyseniz, deniz olmadan asla diyorsanız tabi ki İstanbul. Nitekim muhabbet ortamında bile susup manzara izliyorum (sonra insanlar beni sıkıldım sanıyor); dolayısıyla benim için de ideal yer olabilir burası.

- Hayat dolu bir şehir tabi İstanbul. Sokakta sevindirik sevindirik gezmek için bahaneniz çok, insanları izlemeniz bile yeter bazen. Tabi kapkaç, it-kopuk korkusu yanında eşantiyon. Ama belirli yerlerde zaman geçirdikten sonra o kadar da kötü olmasa gerek burada yaşam.

Ankara’dan da bahsedelim. Zamanımın çoğunu kampusta (Bilkent) geçirdiğim için çoğu öğrenci kadar bilmeyebilirim Ankara’yı. Ama şunları söylemeden geçemem:

- “Hocam” kelimesine alışın. Siz “hocam”sınız. (Türkiye’nin çok yerini görmüş biri olan babama anlattığımda o bile şaşırmıştı :S). Benim hoşuma gidiyor artık bu sıfat :D

- Kızılay pek temiz değil, kaldırımlardaki çöp yığınları ve tabi ki kokusu karşısında afallamayın.

- Üst geçitler aynı fabrikadan çıkmış; özellikle Eskişehir yolu boyunca. İyi mi kötü mü bilemedim, ama ışıklandırılmış versiyonları Boğaz köprüsü özentisi gibi duruyor.

- Belli bir saatten sonra sadece şahsi arabanız ve taksiler var (ya da varsa motosikletiniz), metroyu otobüsü unutun. Hatta ve hatta 19.30’dan sonra Bilkent minibüsü yok, diğer minibüsler de 12'ye kalmıyor olsa gerek. Bursa’da bile nöbetçi minibüsler vardı, sabah 5’e kadar çalışırdı.

- Adım başı alışveriş merkezi var Ankara’da. Hatta bunların çoğunun adı “A” ile başlar (son yıllarda bozuldu kural). Bu kadar talep var mı bunlara halen merak içindeyim. Şahsen gittiğim alışveriş merkezi sayısı sınırlı, onlarla da gayet mutluyum.

- Bu kadar yerdiğime aldanmayalım. Sonradan yapılanmış olmasının yararı, yollar oldukça düzenli. Garip garip ara sokaklar, daracık yollar yok öyle. Rahat rahat bulursunuz aradığınız yeri.

- Trafik tabi ki rahat İstanbul’a göre. Ankara’da da trafik tıkanır tabi ki, ama bu işkence halini almaz en azından. Tabi eylemler sebebiyle Sıhhiye civarı sıkça kapanır, ona alışmak lazım.

- Kızılay pek hoş bir yer değildir belki gezmek için, ama takı, ıvır zıvır, kitap, bilumum öğrenci ihtiyaçları için Olgunlar ve Kızılay öncelikli uğrak yeridir. Gece Kızılay’da olmanız gerekiyorsa dikkatli olunması tavsiye edilir.

- Bahçeli güzeldir, 7. Cadde muhteşemdir. Gidin trivial pursuit oynayın, bir şeyler için, geyik yapın. Kasada sıraya girmeye üşenmiyorsanız Mango’ya girin, indirimden faidelenin.Hobby'ye gidip hesap kitabının arkasına birşeyler karalayın; Limonlu -pardon limanlı- bahçede doğumgünü kutlayın klasikleşmiş ince sesli pop vokali eşliğinde.

- Tunalı ve Bestekar tercih sebebidir çoğu zaman. Ama ne tarz eğlence istediğinize bağlı olarak Sakarya da gayet ideal olabilir.

- Ankara soğuktur; hatta ilgilenenler için Bilkent şehir içinden daha da soğuktur (bkz. kartal yuvası). Öyle ben Bursa’dan geldim, İzmir’den geldim, atkı takmam falan yok; paşa paşa sarınacak, kat kat kat giyineceksiniz (kat kat değil, dikkati çekerim).

- Memur şehri, soğuk insanlar kenti vb. yorumların doğruluk payı var ama o kadar da korkunç değil; abartmayalım. En azından bakışlarıyla rahatsız eden insan oranı birçok şehrimize göre düşük Ankara’da (Edirne’den bile düşük).

- Beşevler'de Seyir Kafe'de haftasonu brunch'a gidin ve içebildiğiniz kadar ahududu suyu için :D

Aslında bu iki liste de çok genişletilebilir ama hem üşendim, hem yazı çok uzuyor, hem de İstanbul’u hala o kadar iyi keşfedemedim. Ama şunu biliyorum ki, iki şehir de tercih etmek için ayrı güzellikler barındırıyor. Şahsen ben kararsızım mezun olunca ne yapacağım konusunda. İstanbul-Ankara arası gidip geliyor beynim. Eğer Ankara’dakine oranla daha iyi maddi durumunuz olacaksa İstanbul’da (maaş-pahalılık oranı açısından), işinizle eviniz yakın olacaksa ve trafik sizin için sıkıntı değilse, İstanbul’a yerleşmemek için bir sebep göremiyorum aslında (tabi eş dost, aile, sevgili faktörleri hesaba alınmamıştır). Ha yok ben huzura düşkünüm, gezme meraklısı da değilim, 3-5 kafe, 1 alışveriş merkezi, 2 göl kenarı yeter diyorsanız Ankara’dan ayrılmayın.

Unutmadan, Ankara’da yaşanan öğrencilik yılları gayet de eşi bulunmazdır (Reginae üyelerine selamlar). Elinizdekilerle de gayet eğlenceli, yeri geldiğinde saçma :D, ama bir o kadar da dolu dolu yıllar geçirebilirsiniz. Yeter ki elinizdekilerden şikayetçi olmayın, aşti gibi istisnalara rağmen :D

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Eyvah, okul bitiyor!

Hatırlatma: Bu yazı, 4. sınıfa geçmiş bir üniversitesi öğrencisi tarafından yazılmıştır.

Tarih 17 Ağustos 2009. Böyle yazdım diye yazının konusu 1999 İzmit depremi sanılmasın (10 sene önce depremde sevdiklerini kaybedenlere başsağlığı diliyorum tabi buradan); ne zamandır blog yazmadığım için biraz durum değerlendirmesi tadında olacak yine.

Tarih demiştim en son. Çoğunuz hayıflanıyorsunuz şu an, “ühüüüü yaz tatili bitti, yine okul”, “pöf yıllık izin niye bu kadar kısa” şeklinde. Tatilimin yetmeyişi bir yana, benim sıkıntım başka: Okul bitiyor :( Okulun başlamasına can atan biri değilim ama (Son senemin ne kadar yoğun olacağını hatırladıkça afakanlar basıyor ), mezun olmak istemiyorum. Okul ne rahatmış arkadaş! “N’alaka ya, git çalış ne güzel paranı kazan hayatını yaşa, ödev yok sınav yok” diyebilirsiniz. Evet para kazanmak son derece albenili bir olay, akşamları ödev yapmamak son derece keyifli. Ama sabah 7 bile olmadan kalkmak, her sabah köprü trafiğine katlanmak, bütün gün bilgisayar başında oturmak, akşam da yoğun trafiğe yakalanmak, monoton hayat (burada monotonluk kavramı kişiye bağlı olarak sıfıra inebilir) o kadar da cazip gelmiyor bana. Tamam kaçış yok bundan, ama geciktirilebilir de :D Şöyle okul sadece 1 sene uzasa ne hoş olur mesela. Genç nesle diyebileceğim tek şey, okulun tadını çıkarın, seneye kaybetmeyeyim mantığıyla hazırlık atlamayın, kalabildiğiniz kadar kalın üniversitede. Genç nesil demem de yadırganmasın; bugüne bugün daha 20 yaşında olmama rağmen tüm arkadaşlarım iş kadını muamelesi yapıyor resimlerime baktıkça, artık yaşlı psikolojisine girdim :(

Bu kadar çalışma fikri geçmişken ondan da bahsedeyim. Bu yaz iki farklı yerde staj yaptım; değişik çalışma ortamları görmüş oldum. Neden tatilde yayıp oturmadın derseniz, oldu bir kere; merak ne güzel şey… Ne yararı oldu bana stajların? Staj raporunda yazılması gereken akademik katkıların dışında, çevre yaptım, İş Kulesi’nin en tepesinden İstanbul’u izledim (41. kata tekabül eder bu tepe), stajda resmi giyinince kendimi bir şey sanmaya başladım :p, eğlendim, geyik yaptım (hiç ayrılmıcaz!), bütün gün sözlük okudum, hatta bu yazıyı yazdım (evet şu an stajdayım :D).Teknokentle kurumsallaşmış büyük bir bankayı karşılaştırma şansı buldum. Hatta burada da karşılaştırayım:

- Teknokent’in rahatlığını her şirkette bulamazsınız. Giysi serbest, giriş çıkışlar aşırı sıkı değil, sizin rahatlığınız için özen gösteriliyor (ICT’ye teşekkürlerimi sunarım :) ).

- Büyük yerlerde samimiyet daha az oluyor küçük firmalara göre. Küçük firmalarda hep beraber etkinlikler düzenleme şansınız varken, işler büyüdükçe bir şeyler paylaştığınız gruplar küçülebiliyor.

- Büyük firmalar tabi daha karizmatik :D Bambaşka bir dünya adeta…

- Büyük yerlerde farklı alanlardan insanlarla birlikte olabilirsiniz. Teknokentte genelde mühendis olur etrafınızda haliyle (İlk stajımda etrafımdaki hemen herkes bilgisayar mühendisiydi :D)

- Teknokentte kendinizi geliştirme şansınız daha fazla, yaptığınız işte gerçek anlamda deneyim kazanırsınız.

- Büyük firmalarda olanaklarınız daha iyi olur. Ama teknokentler de belli ölçüde onları aratmaz. Yine de İş Bankası’nın olanaklarını başka bir yerle karşılaştırmayacağım :D

Daha kapsamlı bir karşılaştırma yapılabilir tabi, ama bloga hepsini taşımak istemiyorum. Ekleyebileceğim şey şu: Çalışmak çok güzel bir şey, ama gerçekten mutlu olabileceğiniz bir yerdeyseniz.

Karşılaştırma yapacağım bir husus daha var: İstanbul vs. Ankara. Kimse bunun saçma bir karşılaştırma olduğunu söylemesin; Ankara o kadar da sıkıcı değil. Ama bu da başka yazıya :D